İÇİNDEKİLER
ARAMA:

ÖNSÖZ

Biz âciz kullarını îmânın neşve ve huzuru ile merzuk kılan Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’ne hamd ü senâlar olsun!

İnsanlığı zulmetten nûra gark etmeye vesîle olan kâinâtın Fahr-i Ebedî’sine salât ü selâm olsun!

Altınoluk Dergimizde neşrolunan makâlelerimizi Rabb’imizin lutfu ile bir kitap hâlinde telif etmiş bulunmaktayız. Kısaca kitabın muhteviyâtını şu şekilde arz ederiz:

İnsanoğlu, imtihan için geldiği bu gurbet diyârından ayrılırken ebedî bir âlemin kapısından içeri girmektedir. Ancak o âlemin iki kapısı vardır ki, biri hüsrâna diğer saâdete çıkar. Kulun hangi kapıdan geçeceğini ise, onun bütün bir ömrünü hulâsa eden Son Nefes’i belirler. Bu bakımdan ömrümüzün her ânı, son nefes endişe ve heyecanı içinde olgunlaşmış bir güzellik ile geçmelidir ki, o an, saâdete çıkan kapıdan ebediyet âlemine kanat açabilelim. Onun için bu fânî dünya hayâtımızda bir teyakkuz hâlinde olup Son Nefes husûsunda dikkatli, rikkatli ve uyanık olmak durumundayız.

Gerçekten de âhiretteki hâlimizin ne olacağına dâir ilk ve net işâret, Son Nefes’teki hâlimizde ortaya çıkmaktadır. Güzel bir kul olarak bu fânî âleme vedâ edebilmek için sayılı olan nefesleri son nefese hazırlamak zarûrîdir. Yâni mes’ud bir âhiret hayâtı için amel-i sâlihlerle müzeyyen, güzel, feyizli, huzurlu ve istikâmet üzere bir dünya hayâtı elzemdir. Hayat, bir bardağı dolduran damlalar gibidir. Bardaktaki suyun berraklığı, damlaların berraklığına bağlıdır. Bardağı taşıran son damla, sanki son nefestir. Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Kişi yaşadığı hâl üzere ölür ve öldüğü hâl üzere haşrolunur.” (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr Şerhu’l-Câmii’s-Sağîr, V, 663)

Son nefes, yâni hayat sahnesinin son perdesi, herkesin kendi âkıbetini aksettiren, buğusuz, berrak bir ayna gibidir. İnsanoğlu kendisini en net olarak son nefesinde tanır. Necip Fâzıl’ın dediği gibi:

O demde ki, perdeler kalkar, perdeler iner,

Azrâil’e “hoş geldin!” diyebilmekte hüner…

O demde hayâtın muhâsebesi, kalbinin ve gözünün önünde sergilenir. Bu sebeple insanoğlu için ölüm ânından daha ibretli bir manzara yoktur.

Dünya hayâtında yaşadığımız ibâdet, muâmelât ve ahlâk ile alıp verdiğimiz bütün nefesler, son nefesimizin bir nevî pusulası hükmündedir. Aynı zamanda âhiretteki hâlimizin daha bu dünyadaki tercümânı gibidir.

Kıyâmete kadar sürecek olan kabir hayâtımız, dünyadaki vaziyetimize ve amellerimize göre şekillenecektir. Ölümü bir hüsran olmaktan kurtarıp bir zafere dönüştürebilmek, onu mâtem değil de “Şeb-i arûs” hâline getirmek, ölümden sonraki arzu ettiğimiz adrese hazırlanıp ölmesini bilenlerin kârıdır.

Böyle kullar, kâinâtta zikrullâh ve seher hususunda ömürlerini en bereketli şekilde geçirirler. Yâni kâinâttaki zikrullâh halkasına dâhil olurlar ve bilhassa zikrin en feyizli ânı olan seher vakitlerini ihyâ ederler. Seherlerin, gündüzlerinin minyatür bir modeli olduğunu ve seherlerini uykuya mahkûm edenlerin; çöle, denize ve yalçın kayalıklara yağan bereketli nisan yağmurlarının hebâ olması gibi, bu bereket ve feyizden mahrum kalacaklarını bilirler. O has kullar böyle bir gaflete düşmemek için de Kur’ân ve tefekkür iklîminden uzak kalmazlar. O iklîmde öğrenirler ki: Cenâb-ı Hakk’ın ilâhî sıfatlarının bu âlemde kâmil mânâda üç tecellî mekânı vardır: İnsan, Kur’ân ve kâinât… Bu üç tecellîden kâinât, câzibe âyetleri ile dolu bir tecellî ve esrar kitabı; esmâ-yı ilâhiyyenin fiilî tecellîsi, âdeta sessiz bir Kur’ân… Kur’ân da, kelâma bürünmüş bir cihân… İnsan ise, her ikisinin kavşağında bulunan bir irfan mihrâkı ve tecellî âbidesidir. Bu şuurla yaşayan ârifler, Kur’ân ve tefekkür iklîminde idrâk etmişlerdir ki; Kur’ân dâimâ önde, ilim onun arkasında devam etmektedir. Zîrâ Kur’ân, âciz bir insanın ilmi değil, bu dünyadaki bütün ilimlerin kâidelerini vazederek insanlara lutfeden Rabb’in ilmidir. Aynı zamanda ilmî keşiflere vâsıta olan idrakleri yaratan da O’dur. Bu bakımdan Kur’ân ve tefekkür hakkında söylenecek söz şudur: Zerre kadar bir çınar tohumunun münbit bir toprak vâsıtasıyla koca bir ağaç hâline gelerek kazandığı muazzam ihtişam gibi bizdeki tefekkür ve tahassüs istîdâdının da Kur’ân’la beslenip güçlenmesi neticesinde ulaşılabilecek hakîkatler ne kadar muhteşemdir. Bu itibarla Kur’ân’ın, o bitip tükenmez feyzi ve yüce irşâdı olmasaydı tefekkür ve tahassüs kabiliyetimiz, münbit topraktan mahrum kuru bir tohum gibi kalırdı. Dolayısıyla biz kullar için, Kur’ân sâyesinde gerçekleşen ilâhî ihsânın yüceliğini ve sonsuz azametini idrâk etmekten daha büyük bir nîmet olamaz.

Böyle yüksek hakîkatleri tefekkürle yoğrulan gönüller, imtihan dolayısıyla âdeta hatâlar diyârı olan şu fânî dünyada içlerini ve dışlarını tevbe ve gözyaşı ile yıkarlar. Bu has kulları şâir ne güzel tavsif eder:

O erler ki, gönül fezâsındalar,

Toprakta sürünme ezâsındalar.

Yıldızları tesbih tesbih çeker de,

Namazda arka saf hizâsındalar.

Günü her dem dolup her dem başlayan,

Ezel senedinin imzâsındalar.

Bir an yabancıya kaysa gözleri,

Bir ömür gözyaşı cezâsındalar…

Kısaca bu Hak erenleri devamlı duâ hâlinde, yâni Cenâb-ı Hakk’ın:

قُلْ مَا يَعْبَأُ بِكُمْ رَبِّي لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ

(Rasûlüm!) De ki: Sizin kulluk, duâ ve yalvarmanız olmasa, Rabb’im size ne diye değer versin!? (Ne işe yararsınız?!.) (el-Furkan, 77) beyânını müdrik hâlde olurlar.

İşte böyle ulvî bir idrâk neticesinde de en hayırlı ümmet olabilmenin vecdi içinde yaşarlar. Bunun için bütün güzel hâl ve hasletlerini hakka ve hayra dâvet ziynetleri ile süslerler. Çünkü en hayırlı ümmet olmanın yolu bundan geçmektedir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ

Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız…” (Âl-i İmrân, 110)

Bu yüce vazîfeyi lâyıkıyla îfâ edebilmek için samîmî bir gayret içinde olanlar, gönül âlemini İslâm’ın zarâfet, nezâket ve güzellikleriyle tezyîn ederler; hâliyle, kâliyle ve davranışlarıyla nümûne-i imtisâl olarak hakkı tebliğ ve hayra teşvikte örnek olurlar. Bunlar hakka ve hayra dâvet’i:

ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ

(Rasûlüm) Sen, Rabb’inin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et! Ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et…” (en-Nahl, 125) âyetinin sırrı çerçevesinde gerçekleştirirler.

İşte bu güzellikler, bir mü’minin gönlüne ve hayâtına aksedince onun hâli ve ameli sadece güzellikten ibâret olur. O mü’min, artık bir îsâr ehlidir. Yâni madden ve mânen cömertliğin zirvesindedir. Yüce bir istiğnâ ile sonsuz bir zenginlik içerisindedir. Ondaki ticâret ahlâkı Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yaptığı ticâretin bereketiyle doludur. Fâiz gibi habis urlar onun helâl kazancına yol bulamaz. Onun malı, Allâh’a verilen karz-ı hasen’dir. Bu bakımdan ictimâî münâsebetlerde borç ve borçlanma hususunda son derecede titiz ve ilâhî ölçülere riâyetkârdır. Çünkü o, Allâh ve Rasûlü ile dostluk kurmuştur. Evliyâ ile dostluk kurmuştur. Bu dostluğu da vefâ ile perçinlemiştir. O yüce dostları hiçbir zaman âh vefâ dedirtecek bir incitme hâlinde olmaz. Böylece her hâli ve vasfıyla o, örnek bir îmân ehli olmak makamındadır. Bu makamda kader ve esrârı ona fâş olmuştur da her ilâhî takdîr ona safâ verir.

Değerli okuyucularımız,

Son Nefes ismi ile kaleme aldığımız bu eserimizde sizlere takdim etmeye çalıştığımız hususlar kısaca bunlardan ibâret. Ayrıca son nefese göz kamaştırıcı bir ulvîlikle hazırlanan ve Hakk’ın huzûruna ak bir yüzle varan büyük bir Allâh dostunu da bizlere nümûne teşkil etmesi kabîlinden îmândan ihsâna Mûsâ Efendi -kuddise sirruh- başlığıyla yâd ettik. Diğer taraftan bu büyük insanların yürüdüğü yüce tasavvuf yolunu da ele almak, onun güzellik ve mükemmelliğini tezâhür ettirmek üzere kaleme aldığımız bir gönül damlası olan Îmândan İhsâna Tasavvuf adlı kitabımızla ilgili olarak Altınoluk Dergisi’nin yaptığı röportajı da kitabımızın sonuna ilâve ettik. İhsas etmek istedik ki; gerçek tasavvuf, Kitap ve Sünnet’in duygu derinliği içinde sır ve hikmetlerden nasîb alarak yaşanmasıdır. Kitap ve Sünnet’in muhtevâsının dışına taşan her kâl, hâl ve davranış bâtıldır. Bu hakîkati ifâde etmek için de: “Pergelin sâbit ayağı şeriattır.” denmiştir. Özet olarak dedik ki: Tasavvufsuz müslümanlık olabilir, ancak bu, ihsân kıvamından mahrum bir müslümanlık olur. Yâni mânevî bir eğitim olan tasavvuftan tecrîd edilmiş bir İslâmî hayat, kişiyi “Allâh’ı görüyormuşçasına bir kulluk kıvamı”na ulaştıramaz.

Bu kıvama ulaşmayanlar, son nefeste darlık ve zorluk yaşar. Yâni son nefesimizde saâdet kapısından ebediyet âlemine geçebilmek için kulluk kıvamımız, Allâh’ı görüyormuşçasına O’na ibâdetten geçmektedir.

Unutmamak gerekir ki:

İnsanoğlu aslında her gece ve gündüz, farkında olarak veya olmaksızın, sayısız ölüm sebepleri ile karşı karşıyadır. Ölüm, insanı her an pusuda beklemektedir. Hazret-i Mevlânâ Mesnevî’sinde şöyle buyurur:

“Aslında her an, canının bir cüz’ü ölüm hâlindedir. Her an, can verme zamanıdır ve her an, ömrün tükenmektedir.”

Gerçekten hergün şu fânî hayattan bir gün daha uzaklaşırken kabre bir adım daha yaklaşmıyor muyuz? Hergün ömür takvimimizden bir sayfa kopmakta değil midir?

Ölüm sessizliğine bürünmüş her mezar taşı, lisân-ı hâl ile konuşan ateşli bir nasihatçidir. Kabristanların şehir içlerinde, yol kenarlarında ve câmî avlularında tesis edilmiş olması, bir nevî fiilî tefekkür-i mevt yâni ölümü düşünüp dünyayı ona göre tanzim etmek içindir. Ölümün ürkütücü ağırlığını kelimelerin zayıf omuzları taşıyamaz! Ölüm karşısında bütün iktidarlar sona erer ve erir.

Ölüm, kişinin husûsî kıyâmetidir. Kıyâmetimizden evvel uyanalım ki, nedâmete uğrayanlardan olmayalım. Zîrâ her fânînin meçhûl bir zaman ve mekânda Azrâil’le karşılaşacağı muhakkaktır. Ölümden kaçılacak hiçbir mekân yoktur. O hâlde insan, vakit kaybetmeden «فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ» “Allâh’a koşun…” (ez-Zâriyât, 50) hitâbından nasîb alarak, rahmet-i ilâhiyyeyi yegâne sığınak ve barınak kabul etmelidir.

Peygamberlerin dışında hiçbir kul, îmân hususunda ayak kayması tehlikesinden kesin olarak selâmette değildir. Bu sebeple her bir mü’min, kendisine lutfedilmiş olan ömür nîmetini lâyıkıyla değerlendirmeye gayret etmelidir. Ölümün soğuk ürpertilerinden kurtulmanın yegâne çâresi, ancak sâlihâne bir ömür yaşamaya gayret etmektir. Çünkü ölüme hazırlıklı olanlar, ölümden korku duymak yerine onu ebedî bir vuslat vesîlesi olarak telakkî ederler. Bunlar, “ölümü güzelleştirebilme”nin huzûruna ermiş mes’ud kullardır. Fakat gâfilâne bir hayat yaşayarak âhiretini mahvedenler ise, ölümün korkunç ve karanlık girdabı karşısında soğuk ürpertiler duymaktan kurtulamazlar. Hazret-i Mevlânâ ne güzel söyler:

“Oğul, herkesin ölümü kendi rengindedir, insanı Allâh’a kavuşturduğunu düşünmeden ölümden nefret edenlere, ölüme düşman olanlara, ölüm korkunç bir düşman gibi görünür. Ölüme dost olanların karşısına da dost gibi çıkar.”

Hakîkaten, son nefes, buğusuz, pürüzsüz ve lekesiz bir ayna gibidir. Her insan bu aynada, güzellikleri ve çirkinlikleriyle bütün ömrünü net bir şekilde seyreder. O an, gözlere ve kulaklara hiçbir îtiraz ve gaflet perdesi inmez. Bilâkis bütün perdeler kalkar ve her türlü îtiraf; aklı ve vicdânı pişmanlık iklîmine sokar. Dolayısıyla, hayâtımızı pişmanlıkla seyrettiğimiz ayna, son nefes olmasın! Bu ayna, Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye hâlinde henüz yaşarken hayâtımıza girsin. Zîrâ gerçek bahtiyarlar, ölümle tanışmadan önce kendisini tanıyabilenlerdir.

Bu eserin telifinde emeği geçen M. Ali Eşmeli ve M. Âkif Günay kardeşlerimize teşekkür eder, hizmetlerinin bir sadaka-yı câriye olarak Cenâb-ı Hak katında makbûliyetini niyâz ederim.

Rabb’imiz son nefesimizi, ebedî âlemdeki mükâfatlarımızı seyredeceğimiz bir pencere eylesin…

Âmîn!..

Osman Nûri TOPBAŞ