İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Âh Vefâ!..

Mehmed Âkif merhum, kızının nikâh akdine çok sevdiği ahbâbından olan Bosnalı Ali Şevki Efendi’yi de dâvet etmişti. Yaşlı hoca efendi bu dâvete biraz geç geldi ve gecikme sebebi olarak da, Vefâ Yokuşu’ndan çıktığını söyledi. Merhûm Âkif de, bu yerinde mâzereti, yerinde bir hakîkatle mezcederek mütebessim ve mânidar bir şekilde şöyle dedi:

“Hangi Vefâ Yokuşu’ndan bahsediyorsun hoca efendi? Nesl-i hâzır (şimdiki nesil) o yokuşu çoktan düzledi…”

Merhûmun hüzünle dile getirdiği ve âdeta “âh vefâ” dercesine ifâde ettiği gerçek, insanoğlunun en çok muhtaç olduğu vazgeçilmez bir haslettir. Bu hasleti gerçekleştirmenin güçlüğünü ifâde sadedinde Vefâ Yokuşu’nu çıkmanın güçlüğüne âit sözden istifâde sûretiyle telmihte bulunan Âkif merhum, bugünkü cemiyetimizi görse kimbilir nasıl feryat ederdi… Bugün, insanlar izleri silinmiş iyilikleri hatırına bile getirmemekte ve ekseriyetle “vefâ” kelimesi, âdeta ve sırf İstanbul’da bir semt adı olarak kalmış bulunmaktadır.

Hâlbuki vefâ, İslâmî şiarlardan biri ve belki de en esaslısıdır. Gerçi İslâm nazarında esasların esası îmândır. Fakat, îmânın aynı zamanda bir vefâkârlık tezâhürü olduğu da muhakkaktır. Zîrâ vefâ, ahde riâyet, yâni verilen sözde durmadır. Îmân da ruhlar âleminde Rabb’i tasdik ve ikrâra bu dünyada sadâkat gösterilmesi, yâni netice itibarıyla bir vefâkârlıktır.

Bununla berâber vefâ, sadece ahde riâyet, yâni verilen sözde durma keyfiyeti değildir. O, Hakk’a karşı samîmiyet ve gönül hâlini değiştirmemek, ana-babamızdan, hısım akraba ve din kardeşlerimize, îmân nîmetinin bize kadar ulaşmasında hizmeti geçmiş âlimler ve sâlihlerden peygamberlere kadar fiilî veya hissî bir sûrette güzel alâkaya mecbûr olduğumuz minnettarlığı ve gönül kenetlenmesini gerçekleştirmek ve bu hâli mevsimlik değil -iyi ve kötü günde- ömür boyu devâm ettirmektir.

Vefâ kelimesi, minnettarlık, sadâkat ve istikâmet gibi vasıfların hepsinde bir kumaşın iki yüzünden biri olmak gibi berâberlik ve hattâ bazen ayniyet ifâdesi taşır. Bu temel bakış açısından, îmânın îcâb ettirdiği her tavır ve hareket, aynı zamanda bir vefâkârlık ifâdesi taşıdığı gibi, bu tavır ve hareketlerin aksi de “vefâsızlık” olarak kabûl edilir.

Vefâ, peygamberlere, velîlere ve fazîlet sahibi kimselere âit bir vasıf olarak beşerî hayâtı en yüce bir seviyede taçlandıran mânevî bir sıfattır. Bu itibarla bazı müfessirler İslâm’ı, dil ile ikrarla beraber hem kalb ile tasdik, hem Allâh Teâlâ’ya bütün kazâ ve kaderinde teslimiyet ve hem de bir vefâ olarak târif etmişlerdir.

Gönüllerini vefâ menbaından nasiplendirenler, ateş gibi olan nefslerini gül bahçesi hâline getirmişler demektir. Öyle bir gül bahçesi ki, içinde zikir gülleri, tesbîh bülbülleri, îmân ve irfân çimenleri, ilâhî lutuf çiçekleri ve amel-i sâlih ırmakları vardır. Böyle bir gönlün mükâfâtı da kendi hâline uygun olur ki, bu, cennet-i âlâ ve cemâlullâhtır. Böyle gönüllerin önünde ateşler bile vasıf değiştirerek bir gülistâna dönerler. Nitekim İbrâhim -aleyhisselâm-, Nemrud tarafından dağlar gibi alevlerin içine atıldığı an Cenâb-ı Hakk’ın:

يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ

“…Ey ateş, İbrâhim’e karşı serin ve selâmet ol!” (el-Enbiyâ, 69) emriyle o alevler bir gülistân hâlini almıştır. Zîrâ İbrâhim -aleyhisselâm-, ateşe atılmadan önce nefs alevini vefâ sularıyla söndürmüş ve Cenâb-ı Hakk’a sadâkatini her vechile tezâhür ettirmiş bir peygamberdi.

Fahr-i Kâinât -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz’in üsve-i hasene, yâni en güzel bir nümûne-i imtisâl olan hayâtı da baştan sona âdeta bir vefâ sergisidir. O Varlık Nûru, fetihten sonra Mekke’de onbeş gün kalmışlardı. Bunun üzerine Ensâr’dan bazıları endişelenmişler ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bir daha Medîne’ye dönüp dönmeyeceklerini düşünmeye ve aralarında bunu hüzünle konuşmaya başlamışlardı. Çünkü Allâh Teâlâ, O’na doğup büyüdüğü mübârek ve mukaddes yerin fethini nasîb buyurmuştu. Ensâr-ı kirâm’ın bu tedirginliklerini sezen Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onların yanına giderek:

“–Konuştuğunuz nedir?” diye sordular.

Onların endîşelerini öğrendikten sonra da büyük bir vefâ örneği olarak şöyle buyurdular:

“–Ey Ensâr! Öyle bir şey yapmaktan Allâh’a sığınırım. Ben sizin memleketinize hicret ettim. Hayâtım hayâtınızdır. Ölümüm de sizin yanınızdadır.” (Müslim, Cihad, 86; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 538)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, vefat hastalığında son kez mescid minberine çıkarak Muhâcir’lere:

“Sizlere Ensâr’a iyi muâmele etmenizi tavsiye ederim. Onlar benim cemaatim, sırdaşlarım ve eminlerimdir. Üzerlerine düşen görevleri hakkıyla yapmışlardır. Hizmetlerinin karşılığı ise henüz tam olarak ödenmemiştir. (Âhirette fazlasıyla ödenecektir.) Bu sebeple Ensâr’ın iyilerine iyilikle muâmele edin, kötülük yapanlarını da affedin.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 11) buyurmak sûretiyle, bu vefâyı o son demlerinde dahî tekrarladılar.

Denilebilir ki bütün peygamberler, bir bakıma beşeriyete vefâyı en yüksek seviyede tâlim eden rehberlerdir. Allâh Teâlâ’nın muhabbetine nâil bir kul olabilmek için, hidâyet rehberimiz Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefâ hususundaki düsturlarını gönlümüzün en müstesnâ ölçüleri hâlinde yaşamak zarûreti vardır. Bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz:

1. Âlemlerin Rabb’i olan Allâh’a vefâ:

İlk ünsiyet ve onun netîcesi olan vefâ, Allâh -celle celâlühû-’ yadır. Zîrâ Cenâb-ı Hak, ezelde yarattığı ruhlara:

أَلَسْتَ بِرَبِّكُمْ

“…Ben sizin Rabb’iniz değil miyim? (Buyurdu. Onlar da:) Evet (Sen bizim Rabb’imizsin!)…” (el-A’râf, 172) diyerek ikrarda bulundular.

Bu ikrar hususu, Cenâb-ı Hakk’ın ulûhiyetini ve insanların kulluğunu kabullenmeyi ifâde eden bir ahitleşmedir. Bunu kabûl eden, ikrârında sadâkat gösterip kulluğunu hayâtı boyunca en güzel şekilde devâm ettirmekle vefâkârlık göstermiş olur. Çünkü bu vefâkârlık için sâdece ikrar kâfî değildir. Bu kabullenişin doğurduğu bir takım aklî ve vicdânî mükellefiyetler vardır. Bunlar da Allâh’ın emirlerine riâyet ve nehiylerinden kaçınmaktır.

O hâlde Hakk’a vefâ, ancak ve ancak O’nun emirlerine riâyetle gerçekleşir. Bu vefâ, O’na bağlı his ve fiillerin zirvesidir. Çünkü yaratan, yaşatan ve kendisine her an muhtaç olunan yegâne varlık O’dur. Hayâtımız da ölümümüz de O’nun elindedir. Bu cihetle O’na olan muhabbet ve her nefeste O’nunla râbıtalı olabilmek, kulluğun en yüce ufku ve vefâ borcudur. Firavun’un, îmân ettikleri için büyük bir zulümle kol ve bacaklarını çaprazlama keserek hurma dallarına astırdığı sihirbazların bu durum karşısında:

“Yâ Rabbî, bizi şu belâdan kurtar, rahata erdir!” şeklinde değil de:

رَبَّنَا أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ

“…Allâhım! Üzerimize sabır yağdır ve bizim canımızı müslümanlar olarak al!” (el-A‘raf, 126) diye niyâz etmeleri ne muazzam bir kulluk vefâsıdır.

Böyle vefâ ve sadâkat timsâli kullar hakkında Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede şöyle buyurur:

لِيَجْزِيَ اللَّهُ الصَّادِقِينَ بِصِدْقِهِمْ

“Allâh sadâkat gösterenleri, sadâkatleri sebebiyle mükâfâtlandıracaktır…” (el-Ahzâb, 24)

Diğer bir âyet-i kerîmede ise ehl-i vefâ olan mü’minleri şöyle senâ eyler:

مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلًا

“Müminler içinde Allâh’a verdikleri sözde duran nice erler vardır. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.” (el-Ahzâb, 23)

Bu hakîkat dolayısıyla Hazret-i Mevlânâ, irfân yolcularına bu fânî âlemdeki imtihân ve ibtilâlara karşı sabır ve Hakk’a vefâ sadedinde mecaz yoluyla şöyle seslenir:

“Ey bülbül! Kara kış yüzünden ne vakte kadar feryat edeceksin? Ey bülbül! Durmadan cefâdan bahsetmek revâ mıdır? Eğer gönlün, yârine gerçekten bağlı ise, gözünü aç da şükret; vefâdan bahset! Dikeni bırak, gülden bahset! Gülün sap ve köke âit sıfatlarından geç; onun zâtına bak! Şu fânî âlemle niçin bu kadar meşgulsün; yoksa varmak istediğin yer, ötelerin ötesi değil mi?”

İşte Mevlânâ Hazretleri’nin de ifâde ettiği gibi, asıl varılacak ebedî menzili fânî ve gelgeç sevdâlar peşinde koşarak unutma vefâsızlığının netîcesi, büyük bir hüsrandır. Cenâb-ı Hak, kullarını bu gaflete düşmekten îkâz sadedinde şöyle buyurmaktadır:

“Allâh’ı unutan ve bu yüzden Allâh’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (el-Haşr, 19)

“Kim de Ben’i anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayâtı olacak ve Biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. O: «–Rabb’im! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakîkaten görür idim!» der. (Allâh) buyurur ki: İşte böyle! Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!” (Tâhâ, 124-126)

İşte bu fânî dünyada âlemlerin Rabb’i olan Allâh’a vefâ gösteren, âhirette de vefâ görecektir. Zîrâ vefânın en yücesi bizzat Allâh Teâlâ’ya âittir:

“…Allâh’tan başka ahdine daha çok vefâ gösteren kim vardır?..” (et-Tevbe, 111) ilâhî hitâbı da bunu beyân etmektedir. Hâl böyleyken bütün bunların zıddına dünyada gaflete dalıp Rabb’ini unutan da, en ufak bir iyilik ve yardıma bile muhtâc olunan o dehşetli kıyâmet gününde, bu vefâsızlığının bedelini çok acı bir şekilde ödeyecektir. Zîrâ vefâ, başta kullukta olmak üzere, dostlukta ve ezcümle bütün hususlarda aranan ve arzulanan bir vasıftır ki, karşılığı da ancak vefâdır. Hazret-i Mevlânâ bu nükteyi ne güzel îzâh eder:

“Aşk, muhabbet, dostluk gibi hususların cümlesi vefâya bağlıdırlar ve dâimâ vefâlı olan kimseyi ararlar. Onlar, vefâsız bir gönle aslâ yaklaşmazlar.”

“Kalem: «Vefânın karşılığı vefâ; cefânın karşılığı da cefâdır.» diye yazmış ve mürekkebi de kurumuştur.”

“Bir pâdişah, kendisine hâinlik eden kimse oğlu bile olsa onun başını gövdesinden ayırıverir. Fakat bir Hintli köle pâdişaha vefâ gösterirse, eller o köleyi «çok yaşa» diye alkışlar… Onun gördüğü îtibârı yüzlerce vezir göremez.”

“Köle de ne ki; eğer bir kapıda vefâlı olan köpek dahî olsa, sahibinin gönlünde o köpeğe karşı yüzlerce râzılık, yüzlerce memnûniyet duygusu yeşerir. Sahibi o köpeği muhabbetle okşar…”

2. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e vefâ:

Allâh’a karşı vefâdan sonra en ulvî ve en gerekli vefâ, Âlemlerin Efendisi olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e müteveccih olandır. Bu vefâ, «ümmetî, ümmetî» diyerek Cenâb-ı Hakk’a tazarrû ve niyazlarında öncelikle ümmeti için talepte bulunan Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’adır.

Peygamber’e hürmet ve muhabbette derinleşmekle başlayacak olan bu vefâ, O’nun Sünnet-i seniyyesi etrafında pervâne olabilmekle mümkündür. O yüce Peygamber ki, bizi Allâh’a götüren, hayat ve ölüm karşısında irşâd ederek sonsuz saâdet yollarını aydınlatan yegâne kandilimiz olmuştur. O’na vefâyı ve O’nun bu vefâya mukâbelesini anlatan şu hâdiseler ne kadar ibretlidir:

Uhud Harbi’nin mü’minlerin aleyhine döndüğü safhada müşrikler Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i öldürmek kasdıyla bütün güçleriyle saldırıyorlardı. Öyle ki o Âlemler Serveri’nin mübârek dişlerini şehîd ettiler. O dehşetli hengâmede Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanında bulunan ashâb-ı kirâm’ın fedâkârlık ve vefâları kâbına varılmaz, dâsitânî tezâhürler hâlinde tahakkuk ediyordu. Kimi vücûdunu O’na siper ediyor, kimi gelen oklara ellerini kalkan yapıyor, kimi düşmana ok atarak onları püskürtmeye çalışıyordu. O gün Rasûllullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanında müşriklere bin kadar ok attığı rivâyet edilen Sa’d ibn-i Ebî Vakkâs -radıyallâhu anh- da, öyle cansiperâne gayretler içindeydi ki onun bu vefâkâr ve fedâkâr hâli karşısında Âlemlerin Efendisi memnûniyetlerinden şöyle seslendiler:

“Anam babam sana fedâ olsun, ey Sa’d!”

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- der ki:

“Ben, Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Sa’d ibn-i Ebî Vakkâs’tan başka bir kişiye ana ve babasını fedâ ettiğini söyleyerek hitâbda bulunduğunu işitmedim.” (Buhârî, Cihâd, 80; Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 41/1876)

Bir başka misâl:

Hudeybiye günü Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tarafından elçi olarak Mekke’ye gönderilmişti. Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-, müşriklere niyetlerinin umre yapıp dönmek olduğunu anlattı. Fakat müşrikler o yıl için izin vermediler. Hazret-i Osman’a:

“–İstiyorsan sen şimdi tavâf edebilirsin!..” dediler.

Fakat kendilerini Allâh’a ve Rasûlü’ne adayanlardan olan Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-:

“–Hazret-i Peygamber Kâbe’yi tavâf etmedikçe ben de edemem! Ben Beytullâh’ı, ancak O’nun arkasında ziyâret ederim. O’nun kabûl edilmediği yerde ben de yokum!..” diyerek Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e olan sadâkatini bildirdi.

O sırada Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gelişen hâdiseler üzerine ashâbının bey’atini kabûl ediyordu. Hazret-i Osmân -radıyallâhu anh- orada bulunmadığı için bey’atin sonunda Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir eliyle diğer elini tutarak:

“–Allâh’ım! Bu da Osman’ın bey’atidir!” buyurdular. (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 7; Tirmizî, Menâkıb, 18)

Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ın mazhar olduğu bu iltifât-ı Peygamberî, ondaki vefâ ve sadâkate sarılmak şartıyla bütün ümmete şâmildir. Bizler de gönüllerimizdeki vefâ ile Bey’atü’r-Rıdvân’da bulunan sahâbe topluluğuna kalben iştirak edebilir ve:

(Ey Rasûlüm!) Muhakkak ki Sana bey’at edenler ancak Allâh’a bey’at etmektedirler. Allâh’ın eli (kudreti) onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allâh’a verdiği ahde vefâ gösterirse Allâh, ona büyük bir mükâfat verecektir.” (el-Fetih, 10) âyet-i kerîmesindeki müjdelere nâil olabiliriz.

Allâh Rasûlü’nü lâyıkıyla sevip O’na vefâkâr olabilmenin yolu, Kur’ân-ı Kerîm’de:

النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنفُسِهِمْ

“Peygamber, mü’minler için canlarından evlâdır…” (el-Ahzâb, 6) âyet-i kerîmesiyle ifâde edilmiştir.

Bu ve benzeri nice bağlılık ve vefâ ifâdeleri çerçevesinde peygamber âşıkları, Fahr-i Âlem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek saç ve sakallarından kadem-i pâkine (ayak izine) kadar O’nun her emânetini başlarına taç etmişlerdir. O’nun hırkasından asâsına, kılıcından oklarına ve mühr-i şerîfine kadar günümüze dek gelen bütün emânetler, işte hep bu hissiyatla devam etmiş ve O’na âit olan her şey mukaddes bir emânet olarak telâkkî edilmiştir. Bu meyânda bilhassa Osmanlı’nın gösterdiği îtinâ, hürmet ve vefâ, dillere destandır. Öyle ki, bazı mütefekkirler Osmanlı’nın altı yüz küsur senelik muhteşem bir ömre mazhariyetini, Kur’ân ve Sünnete ittibâya ilâveten Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den ümmete ulvî birer hâtıra olarak kalan mukaddes emânetlere gösterdiği göz kamaştırıcı ihtiram tezâhürlerine bağlarlar.

3. Din büyüklerine vefâ:

Her mü’min din büyüklerine karşı da vefâ hissiyle dolu olmak mecbûriyetindedir. Allâh ve Rasûlü’nün getirdiği emir ve nehiyleri, güzel ahlâkı ve iki cihânımızı aydınlatan ulvî kandilleri bizlere taşıyan İslâm büyükleridir. Cemiyetler, onların irşâd ve tâlimleriyle istikâmetlenir ve mânevî âlemlerini tezyîn ederek istikbâle yürürler. Bunun içindir ki:

“Âlimlerin ölümü, âlemlerin ölümü gibidir…” buyrulmuştur.

Diğer taraftan Cenâb-ı Hakk’ın:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَكُونُواْ مَعَ الصَّادِقِينَ

“Ey îmân edenler, Allâh’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun!” (et-Tevbe, 119) beyânındaki sâdıklar kelimesine bazı müfessirler sadâkat ehli, yâni vefâ sahipleri mânâsını vermişler ve âyeti:

“Îmân ve İslâm yolunda vefâ sahipleri ile birlikte bulunun ve siz de vefâ ehli olun ki, dünya ve âhirette kurtuluşa nâil olabilesiniz!” şeklinde de îzâh etmişlerdir.

4. Ana-babaya ve hısım-akrabâya vefâ:

Ana-baba hakkı, üzerinde en çok durulması gereken hususlardandır. Onlara hizmet, güzel söz ve ikram, bilhassa yaşlandıkları zaman evlâdların en büyük vefâ borcudur. Kur’ân-ı Kerîm’de Allâh’a ibâdetten sonra ana-baba sevgisi ve hizmeti telkîn edilmektedir. Cenâb-ı Hak buyurur:

“Rabb’in, yalnız kendisine ibâdet etmenizi ve ana-babanıza da iyilikte bulunmanızı emretmiştir. Eğer ikisinden biri veya her ikisi, senin yanında iken ihtiyarlayacak olursa, onlara karşı «öf» bile deme, onları azarlama. İkisine de hep tatlı söz söyle. Onlara rahmet ve alçak gönüllülük kanatlarını ger ve: «Rabb’im! Küçükken beni (merhametle) yetiştirdikleri gibi Sen de onlara merhamet eyle!» de.” (el-İsrâ, 23-24)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mübârek hayâtı, nice vefâkârlık nümûneleriyle doludur:

Hazret-i Alî -radıyallâhu anh-’ın annesi Fâtıma binti Esed -radıyallâhu anhâ-, gençlik yıllarında Hazret-i Peygamber’e gerçek annesiymiş gibi hizmet etmişti. Bu sâlihâ kadın vefât ettiği zaman Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, cenâzenin yanına gelmiş, başucuna oturmuş ve onun fedâkârâne hizmetine Hak katında şâhidlik ederek şöyle buyurmuştur:

“Ey annem! Allâh sana rahmet eylesin. Sen, benim öz annemden sonra annemdin. Kendin aç kalır beni doyururdun, kendin giymez beni giydirirdin, kendini güzel yiyeceklerden alıkoyarak bana yedirirdin ve bunları yaparken Allâh’ın rızâsını ve âhiret yurdunu arzu ederdin.”

Sonra Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, cenâzenin üç kere yıkanmasını emir buyurdu. Sıra, içinde kâfûr denen güzel kokunun bulunduğu suya gelince Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu suyu onun üzerine kendi eliyle döktü. Sonra kendi gömleğini çıkarıp ona giydirdi. Cenâze bu gömlek üzerinden kefenlendi.

Kabir açılıp sıra lahitin kazılmasına gelince, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, lahiti kendi elleriyle kazdı ve toprağını kendi elleriyle çıkardı. Bu işi bitirdikten sonra lahite yan üstü uzandı ve şöyle buyurdu:

“Dirilten ve öldüren, Allâh’tır. O, hiç ölmeyen diridir. (Allâh’ım!) Annem Fâtıma binti Esed’e mağfiret eyle. Ona hüccetini (kelime-i tevhid’i) telkin eyle ve girdiği yeri (kabrini) ona genişlet. Peygamberinin ve benden önceki peygamberlerinin hakkı için (duâmı kabul eyle). Şüphe yok ki Sen, merhametlilerin en merhametlisisin…”

Sonra Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- cenaze için dört tekbir getirdi, ardından da Abbâs ve Ebû Bekir -radıyallâhu anhümâ- ile birlikte bizzat kendisi cenâzeyi kabre koydular.” (Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, XXIV, 351-2)

Allâh Rasûlü’nün örnek hayâtında, böyle vefâ hissiyle yeşermiş daha nice kâbına varılmaz misaller bulunmaktadır ki, kıyâmete kadar bütün insanlığa verilmiş eşsiz birer fazîlet dersi hükmündedir.

Nitekim Huneyn Vak’ası’ndan sonra Havâzin kabîlesinden bir hey’et, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelmiş ve müslüman olduklarını bildirerek esirlerinin serbest bırakılmasını istemişti. İçlerinden biri de:

“–Bizde Sen’in süt annelerin ve mürebbiyelerin var!” diye hitâb etti.

Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- büyük bir vefâ hissiyle:

“–Bana ve Abdülmuttaliboğulları’na düşen esirleri size geri veriyorum.” buyurdular.

Ashâb-ı kirâm da aynı fazîletten nasîb alabilmek için gönül hoşluğu ile:

“–Bizler de esirlerimizi Allâh’ın Peygamberi’ne hibe eyledik!” dediler.

Böylece o gün altı bin esir, hiçbir dünyevî karşılık alınmadan serbest bırakıldı. Bu eşsiz fazîlet neticesinde bütün Havâzinliler, topyekûn İslâm’ı kabûl ettiler.

Ana-babadan sonra, hısım ve akrabâ muhabbeti ve onlara vefâ gelir. Hısımlık iki türlüdür. Biri umûmî mânâdaki îmân ve fazîlet yakınlığıdır. Diğeri olan husûsî yakınlık ise akrabâlık yakınlığıdır. İslâmî ifâde ile akrabâlığa “ulü’l-erhâm”, akrabâ ziyâretine de “sıla-yı rahim” denir. Akrabâ ile ilgiliyi kesmek; kötü, çirkin ve günah bir davranıştır. Buna binâen:

“Akrabâ ile ünsiyeti kesmiş bir kimsenin bulunduğu meclise rahmet inmez.” buyrulmuştur.

Dînimiz de hısımları hiçbir iyilik ve yakınlıktan uzak tutmamayı ve yakın akrabâdan uzak akrabâya doğru dereceli bir şekilde haklara riâyeti emretmiş ve bunu hayatî bir vazîfe olarak sırtımıza yüklemiştir.

Âile müessesesi ve akrabâlık tezâhürleri Allâh -celle celâlühû-’nun acâib ve garâib tecellîlerindendir. Yabancıları, nikâh gölgesinde birbirine can-ciğer yapan, onları akrabâlık şeklinde muhabbet dalları gibi zümrütleştiren râbıtalar ve hısımlık cilveleri, Rabb’imizin lutf u ihsânı cümlesindendir. Hısımlık bağlarını kesmek, çok çirkin bir vefâsızlıktır. Zâhirî uzaklıklar, Hazret-i Âdem ve Hazret-i Havvâ’nın insanlık izdivâcında birleşmektedir. Takvâ neş’eleriyle vefâ duygu ve fazîletlerinin, soy-sop telakkîlerinin üzerinde olduğu muhakkaktır.

Dünya saâdeti, İslâmî bir aile ve akrabâlık râbıtasıyla güçlenir. Dünyadaki samîmiyet ve o samîmiyetin devâmı olan vefâ duygusu, âhiretin de saâdetidir.

Vefâ gösterilmesi gerekenler sadece bu saydıklarımızdan ibâret değildir. Bilhassa dostlara ve din kardeşlerine vefâyı gönle yerleştirmelidir. Diğer taraftan ecdâda vefâ, dirilerimize ve ölülerimize vefâ, vatana vefâ ve toplumdaki bütün emânetlere vefâ, sağlam karakter ve şahsiyetlerin vasıflarındandır.

Bilmelidir ki kulda ancak takvâ hissi ve vefâ şuuru, ilâhî sınırların ihlâl edilmesine ve muhabbet kalesinin yıkılmasına râzı olmaz. Aksi hâlde nefs, nice nifâk ve gaflet yollarında dolaşarak gönlü uçurumdan uçuruma sürükler. Nitekim ilâhî gazaba dûçâr olan nice kavimlerin helâk sebebi dâimâ Hakk’a verdikleri sözde durmamaları olmuştur. Onlar, ahde vefâkârlık etmek, insanlık borcu ve gereği iken buna yanaşmadılar. Böylece ilim, idrâk, mârifet ve iz’andan mahrum kalarak helâk oldular. Onların hâlleri görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi, muttakîler için de bir öğüt vesîlesi kılındı. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Onların çoğunda sözünde durma diye bir şey, yâni ahde vefâ görmedik…” (el-A’râf, 102)

Allâh’ın kendisine verdiği nîmetleri unutup basit bir nefsânî temâyülün esîri olarak vefâsızlık gösterenlerin hâlini Ferîdüddîn Attâr Hazretleri’nin şu kıssası ne güzel aksettirir:

Pâdişâhın husûsî nazarlarına mazhar olmuş bir av köpeği vardı. Avcılıkta mâhir ve usta idi. Pâdişâh, ona son derece değer verir ve her ava çıkışında onu mutlaka yanına alırdı. Tasmasını mücevherlerle süslemiş, ayaklarına altın ve gümüşten yapılmış halkalar ve bilezikler taktırmıştı. Sırtı da sırmalı atlas bir çulla kaplıydı.

Birgün pâdişâh, yine onu yanına almış olduğu hâlde saray erkânı ile birlikte ava çıktı. Tasmanın ipek ipi elinde, at üzerinde vakur bir şekilde ilerleyen sultan, gâyet neşeli idi. Fakat birden bu neşesini kaçıran bir şey gözüne ilişti. Çok sevdiği köpeği, pâdişâhını unutmuş bir vaziyette başka bir şeyle oyalanmaktaydı. Pâdişâh, önce mahzûn olarak elindeki ipek ipi çektiyse de köpek direndi; önündeki kemik parçasını kemirmeye devam etti. Bu hâl karşısında pâdişâh, hayret ve hiddet hisleri arasında haykırdı:

“–Huzûrumda beni unutarak başka bir şeyle meşgûl olmak! Nasıl olur bu?!.” dedi.

Son derece üzüldü. Köpeğinin bu nankörlük, vefâsızlık ve duygusuzluğu ona çok dokunmuştu. Bir köpek de olsa mâzûr görüp affetmek içinden gelmedi. O kadar izzet, ihsân ve ikrâma karşı köpeğinin bir anda hem de bir kemikle kendisini unutması, gönül yaralayıcı ve vefâyı zedeleyici bir tavır olarak aslâ affedilecek bir husus değildi. Gazapla:

“–Yol verin şu edepsize!” dedi.

Köpek, bu hiddetin mânâsını kavradı, ancak iş işten geçmiş, yapacak bir şey kalmamıştı. Öyle ki, etrafındakiler pâdişâha:

“–Sultanım, üzerinde mücevher, altın, gümüş ne varsa alalım da öyle bırakalım!” dediklerinde pâdişâh:

“–Hayır! Bırakınız öyle gitsin!” dedi.

Ardından ilâve etti:

“–Bırakınız öyle gitsin! Öyle gitsin de, ıssız, kızgın ve bomboş çöllerde garip, aç ve susuz kalsın; onlara bakarak kaybettiği ikram ve lutufların acısını sürekli yaşasın!..”

Cenâb-ı Hakk’ın sayısız nîmetlerinin kadrini bilemeyip basit, fânî ve süflî menfaatlerin peşine takılarak helâk olup giden vefâsız kimselerin hâlini aksettiren bu kıssa ne kadar ibretlidir. Bu hâle düşen kimse, sonunda bu fânî takıntıların bomboş olduğunu görür, ama her şey bitmiş olur. Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Vefâsızlık, köpekler için bile bir leke ve ayıp olduğu hâlde, sen nasıl oluyor da insan olarak vefâsızlık gösteriyorsun?”

Bu itibarla büyükler, Hak yolcularına şöyle seslenmişlerdir:

“Gâfillerin de sâlihlerin de hâllerinden lâyıkıyla ibret al ve Allâh’a vefâkâr bir kul olmaya bak!”

Evet bütün mesele bu: Sâdece vefâkâr bir kul olabilmek.

Cenâb-ı Hakk’a sonsuz şükürler olsun ki bizleri böyle bir kulun çok yakınında senelerce bulunmak şeref ve bereketine nâil eyledi. Bu müstesnâ şahsiyet, 1999 Temmuz’unda Hakk’ın rahmetine tevdî eylediğimiz, Sahrâ-yı Cedîd mezarlığında medfun, muhterem pederimiz Mûsâ Efendi -kuddise sirruh-’tur.

Meşreb olarak Ebû Bekir Sıddîk -radıyallâhu anh- Hazretleri’nin zamanımızdaki kâmil bir mümessili bulunan pederimiz ve üstâdımız, sevenleri arasında “sâhibu’l-vefâ” olarak mâruf olmuştu. Bu tâbir, o büyük zât için hiç şüphesiz, sebepsiz kullanılmış değildir. Zîrâ o Hak dostu, bütün bir ömrünü müstesnâ bir vefâ ve sadâkat âbidesi hâlinde yaşayan bir gönül ufku, gündüzlerimizin güneşi ve gecelerimizin hilâli idi. O bir istikâmet kutbu, ârifler sultânı idi.

O, buraya kadar anlattığımız bütün vefâ tezâhürlerini gönlünde cemetmiş ve bundan dolayı “sâhibu’l-vefâ” olarak yâd olunmayı hak etmiş bir vuslat goncasıydı. Vefâtının ardından geçen şunca zaman, gönlümüzdeki ayrılık yaralarını bir nebze olsun saramadı. Bilâkis daha da şiddetlendirdi. Zîrâ onun târifsiz bir vefâ ile mütehallî olan gönül iklîmi, bizlere dâimâ sadâkat ve bağlılığın, muhabbet ve aşkın müstesnâ bir tâlimgâhı idi.

Allâh -celle celâlühû-, bir kuluna şerefli bir hizmet takdir buyurduğu zaman, ona bu işin liyâkatini de lutfeder. İşte bu yönden bakılınca, Mûsâ Efendi’nin şahsiyetindeki zâhirî ve bâtınî kemâlât, her yönüyle müşâhede edilmekteydi. O, çok zor ve güç olan vukuât ve hâdiseleri bile en ince teferruâtına kadar derin bir firâset, anlayış ve hassâsiyet ile tesbît ederdi.

Onun vefâ iklîminde sergilediği nâdide güller, karanfiller, nergisler ve sümbüller, gönül bahçelerimizi yeşerten solmaz güzelliklerdir. Ondaki Hakk’a sadâkat, Kitab ve Sünnet’e sarılış, yaptığı infaklarla ecdâd emânetine tesâhüb, akraba ve dostlara, hattâ dostların dostlarına olan yakın alâka ve muâmele, vakıf hizmetlerindeki gayret vb. binbir letâfet dolu hâller; hep bizlere “elest bezmi”nde Rabb’e verilen sözün nasıl yerine getirileceği hususunda en güzel nümûnelerdi.

Mûsâ Efendi’nin sayısız vefâ duygularından birkaçını şu şekilde sergileyebiliriz:

O, cemiyette vefâsızca yalnızlığa terkedilmiş ve ıztıraplarıyla başbaşa bırakılmış garip ve yaşlı kimseler karşısında fevkalâde duygulanırdı:

“Bizim, bu garipleri aslında evimizde barındırmamız îcâb eder. Lâkin buna muktedir değiliz. O hâlde bir huzur yurdu inşâ etmeye mecbûruz.” diyerek birkaç yakınıyla berâber bu güzel düşünceyi fiiliyâta geçirmişlerdi. Zaman zaman da garipleri ziyâret edip onların ihtiyaçlarıyla yakînen alâkadar olurlardı.

Onun gönlü, bahçedeki kedilerin karakterlerine kadar uzanır, onları sıfatlarıyla isimlendirerek yavrularına olan sadâkat ve merhametlerine göre her birine ayrı ayrı muâmele ederlerdi.

Şahsen benim daha kundak yaşımdayken hizmetimi gören hemşireyi, elli beş sene sonra bile aratarak buldurmuş ve ona izzet ve ikramlarda bulunmuşlardır.

Hele onun, üstâdı Sâmî Efendi Hazretleri’ne olan vefâsı, dillere destandı. Bayram günlerinde ilk ziyâret ettiği yer, Sâmî Efendi’nin eviydi. Yine ilk kurbanları onun için keserdi. Bilhassa onun muazzez rûhuna hatimler okunmasına vesîle olur ve her yıl sevenleri tarafından üstâdı için tilâvet edilen onbinlerce hatm-i şerîf, vefâkar gönlünü ziyadesiyle memnûn ederdi.

Hâsılı o, bütün bir ömrünü kaplayan davranış ve yaşayışıyla bizlere, “sevenlerin vefâsının ne olması ve nasıl olması gerektiği” husûsunda Ebû Bekir -radıyallâhu anh- misâli bir aşk ve muhabbet muallimliği yaptı. Şimdi cümle ehl-i muhabbete düşen, o aşk ve muhabbet şâhının yeşerttiği vefâ toprağında bir peygamber goncası hâline gelebilmek…

Cenâb-ı Hak, cümlemize ihsân buyursun!

Allâh’ım! Gönüllerimize o “sâhibü’l-vefâ”nın güzel hâllerini ihsân ederek bizleri sâlihler zümresine dâhil eyle! Amellerimize sadâkat ve samîmiyet lutfedip cümlemizi Naîm cennetlerinin vârisleri kıl! Neslimizden ve zürriyetimizden muttakîlere sertâc olacak göz nûru ve gönül sürûru evlâdlar ihsân eyle! Cümlemizi Sana, Rasûlüne, ana-babaya, akrabâya, bütün ehl-i îmâna, vatana, millete ve diğer emânetlere karşı vefâkâr eyle! İki cihânda da rızâ-yı şerîfin iklîminde yaşat!

Âmîn!..