Hakka ve Hayra Dâvet -2-
Allâh’ın kitâbını ve Rasûlullâh’ın Sünnetini hayâtımıza tatbik edebilmek için, hakkı tebliğ ve halka hizmet vazîfesinin gönlümüzde bir sevdâ hâline gelmesi zarûrîdir. Zîrâ bir mü’minin hayâtı, hizmet ve tebliğ hayâtı olmalıdır.
Hiç şüphesiz, gerçek bir mü’mini diğer insanlardan ayıran en önemli vasıflardan biri, onun daha merhametli olmasıdır. Tebliğ de, aynı zamanda bir merhamet mahsûlüdür. Merhametin bir tezâhür şekli olan hakka dâvet ve hayra teşvîki, mü’minin önce kendi nefsinde gerçekleştirmesi şarttır.
Hakka dâvet ve hayra teşvîk için evveliyetle hakkın ve hayrın mâhiyetine sağlam bir şekilde vâkıf olmak lâzımdır. Zîrâ câhilin tebliğinin, sâdece üslûb itibâriyle değil, belki muhtevâ itibâriyle dahî yanlışlardan berî olması mümkün değildir. O hâlde, bu yolda ilk lâzıme, ilmî ve kalbî sermâyedir. Zîrâ, îmân ve kulluk hayâtının, akıl ve kalb muvâzenesi içinde yaşanabilmesi için, bu iki sermâyeye ihtiyaç vardır.
Öte yandan, dînî meseleleri “zarûrât-ı dîniye” itibâriyle bilmek, ilmen her müslüman üzerine farz olması sebebiyle, her mü’minin en azından bu temel esasları bilmesi gerekir. Bilmeyenler, “kaş yaparken göz çıkarmak” korkusuyla, ilmî ve kalbî noksanlıklarını sür’atle gidermeye çalışmalı ve bu öğrendiklerini hayâtında tatbik ederek ilmini irfân hâline getirmeye gayret etmelidir. Zîrâ, hakka ve hayra dâvetin tesiri, gönül ufkumuzun derinliğine bağlıdır ki, o da iç dünyamızın feyiz ve rûhâniyet ile dolu olmasıyla mümkündür.
Hazret-i Mevlânâ’nın buyurduğu gibi:
“Bir torbayı doldurmaya çalışırken, alttaki delikten boşaltmamak gerekir.”
Yaşanmadan, bilgisizce, gelişigüzel, aşk-şevk ve heyecandan mahrum, kaba-saba ifâdeler ve avâmî bir üslûb ile yapılan bir tebliğden, murâd edilen faydanın hâsıl olmasını beklemek bir hüsran sebebi olduğu gibi, bu aynı zamanda ağır bir vebâli de mûciptir.
Bu sebeple bir mü’min, gönül âlemini İslâm’ın zarâfet, nezâket ve güzellikleriyle tezyîn etmeli; hâliyle, kâliyle ve davranışlarıyla nümûne-i imtisâl olarak hakkı tebliğ ve hayra teşvikte örnek teşkil etmelidir. Zîrâ hakka dâvet vazîfesinin hakîkati, Rabb’e aşk ile yönelişte gizlidir. Nitekim Hira’da ilk vahyi karşılayan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’deki bu ulvî aşk, O’nun rûhunu tebliğin feyiz ve heyecânı ile doldurmuş, O’nu Mîrac’da ilâhî huzûra yükseltmişti.
Âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlar da birbirlerinin velîleridir. Onlar İYİLİĞİ EMREDER, KÖTÜLÜKTEN ALIKOYARLAR, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allâh ve Rasûlüne itaat ederler. İşte onlara Allâh rahmet edecektir. Şüphesiz Allâh azîzdir, hikmet sâhibidir. Allâh, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, içinde ebedî kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaadetti. Allâh’ın rızâsı ise hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş da budur.” (et-Tevbe, 71-72)
İnsanların en bahtiyarları, kalblerini Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye iklîminde mânevî bir dergâh hâline getirerek, mahlûkâtı onun içine alabilenlerdir. Yine onlar, Kur’ân’ın derinliklerinden nasîb alarak, gerçek bir îmân hayâtı yaşayanlar ve kalblerini son nefeslerine kadar, nefsâniyete râm olmuş bir aklın vesveselerinden koruyabilenlerdir. Zîrâ insanın esas kıymet ve haysiyeti, kalbini feyz ile doldurarak yaşamak ve o kalbî kıvâm ile tebliğde bulunmaktır. Kalb, mânevî bakımdan dikenlerle dolu iken tebliğe kalkışmak, büyük bir zaaftır. Dînimiz, insan rûhunun kanseri olan “iddiâ ve ithâm”ı reddeder; gönüllere tevâzû, muhabbet ve merhameti telkîn eder. Bir mü’minin gönül âlemi, öyle bir çiçek bahçesi gibi olmalıdır ki, onda her alık, abus çehre ve gamlı yürek huzur bulup tebessüm etmelidir. Bu yüzden kalbi ve bedeni âdeta diken gibi olan duygu, düşünce ve davranışlardan temizleyip, tebliğ edici hâle getirmek zarûrîdir.
Târihin meşhur Haccâc-ı Zâlim’i, zulmüyle şöhret yapmış olsa da filozof tabiatli bir insandı. Birgün, Cuma namazında onu gören hatip, “Allâh’ın en sevdiği fiil, zâlim idâreciye haksızlığını haykırmaktır.” tarzındaki emri dikkate alarak hutbeden ağız dolusu ağır lâkırdılar söyledi. Haccâc-ı Zâlim, sükûnetle dinledi.
Namazdan sonra hatîbi huzûruna çağırtarak ona sordu:
“–Sen öyle neler söyledin bakalım hutbede?!”
Hatib, nasıl olsa kellesinin vurulacağı düşüncesiyle geri adım atmadan Haccâc’a hutbedeki sözlerini biraz daha sert bir üslûb ile tekrar etti. Haccâc:
“–Tuhaf şey.” dedi. “–Sen bilgili bir adama benziyorsun. Lâkin İslâmî dâvetin metodlarından haberin yok. Sen hiç Kur’ân okumuyor musun? Senden daha fazîletli olduğu muhakkak olan Mûsâ -aleyhisselâm-’ı, benden daha kusurlu ve üstelik ehl-i küfürden olduğu muhakkak olan Firavun’a gönderirken Cenâb-ı Hak, ona “leyyin” yâni suyun akışı gibi yumuşak bir lisan kullanmasını emir buyurmadı mı?”
Hatib, hatâsını anlamıştı. Özür diledi ve Haccâc’ın af ve müsâmahası sâyesinde kelleyi vermekten kurtuldu.
Mûsâ -aleyhisselâm-’a karşı vâkî olan ve bize bir metod telkîn eden yalnızca bu hâdisedeki ilâhî beyân19 değil, pek çok âyet-i kerîme de tebliğin yumuşak ve hikmetli sözlerle, muhâtabı rencide etmeden yapılması lâzım geldiğini bildirmektedir.
Nitekim Cenâb-ı Hak diğer bir âyet-i kerîmede;
ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ
“(Rasûlüm) Sen, Rabb’inin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et! Ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et…” (en-Nahl, 125) buyurarak dâvetin âdâbını beyân eylemiştir. Bu sebeple, hayâtı canlı bir Kur’ân olan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in örnek şahsiyetinden hisse alarak, O’nun ortaya koyduğu usûl ve âdâba da riâyet etmek gerekir.
Buna göre bir mü’min, önce kendi iç ve dış âlemini İslâm’ın güzellikleriyle tezyîn ederek, güzel ahlâk ve davranışları ile etrâfına îtimâd telkîn eden bir şahsiyet ve karakter sâhibi olmalıdır. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;
“Sen, (önce) en yakın hısımlarını uyar!” (eş-Şuarâ, 214) âyet-i kerîmesi nâzil olduğunda Kureyş kabîlesini Sâfâ tepesine çağırmış ve yüksek bir kayanın üzerinden onlara şöyle seslenmişti:
“–Ey Kureyş cemâati! Ben size, şu dağın eteğinde veya şu vâdîde düşman atlıları var; hemen size saldıracak, mallarınızı gasbedecek desem, bana inanır mısınız?”
Onlar da hiç tereddüd etmeden:
“–Evet inanırız! Çünkü şimdiye kadar Sen’i hep doğru olarak bulduk. Sen’in yalan söylediğini hiç işitmedik!” demişlerdi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, böylece tebliğden evvel onlardan kendisinin aslâ yalan söylemeyen, emîn ve sâdık biri olduğuna dâir tasdîk almıştı. Yâni olgun ve dürüst bir şahsiyet olduğunu etrâfına tescil ettirmişti. Öyle ki küfrün azılı savunucusu Ebû Cehil bile, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e yalan isnâd edemiyor ve O’na ancak şu sözlerle îtirâza kalkışıyordu:
“–Yâ Muhammed! Biz Sana yalancısın demiyoruz. Sana “el-Emîn” sıfatını bu Mekke halkı, yâni bizler verdik. Sen yalan söylemiyorsun. Sen’i belki bu vazîfeyi bildiren melek yanıltıyor.”
Cenâb-ı Hak bu keyfiyeti âyet-i kerîmede şöyle beyân buyurur:
“Onların söylediklerinin Sen’i hakîkaten üzmekte olduğunu biliyoruz. Aslında onlar Sen’i yalanlamıyorlar, fakat o zâlimler açıkça Allâh’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.” (el-En’am, 33)
Görüldüğü üzere Allâh Rasûlü’nün en büyük düşmanı olan Ebû Cehil bile O’nun müstesnâ bir insan olduğunu tasdîk hâlinde idi. Hattâ Rasûl-i Ekrem Efendimiz’i görür görmez sırf O’nun lisân-ı hâlinin tesirinde kalarak; “bu yüz yalan söylemez” deyip îmân ile şereflenenler olmuştu. İşte gönüllerin fethinde bu keyfiyete de son derece muhtaç olunduğu inkâr edilemez.
Nitekim târihimizin müstesnâ şahsiyetlerinden Fâtih Sultan Mehmed Hân da, İstanbul’un fethinden on sene sonra Bosna’yı fethetmişti. Fakat asıl fetih, yâni gönüllerin fethi, zâhirî kilitleri açan kılıcın geri dönmesinden sonra gerçekleşmişti. Zîrâ oraya Anadolu’nun bağrından yetişmiş gönül erlerinden oluşan tertemiz mü’min âileler iskân etmek sûretiyle, bir “güzel ahlâk ve hâl ile tebliğ” seferberliği başlatmıştı. Bunun netîcesinde de Boşnaklar çok geçmeden İslâm ile şereflenmişlerdi.
Gerçekten de silâh, zulmü bertaraf etmek için kullanılır. Fakat kazanılması gereken asıl fetih, kalblerin fethidir. Bu ise, İslâm ahlâkı ve nezâketiyle yaşayıp örnek bir şahsiyet hâline gelerek mümkün olur. Zîrâ tebliğ ve dâvetin tesiri, dâvetçinin yaşayışıyla ve kalbî hayâtı ile de son derece irtibatlıdır. Buna göre gerçek bir tebliğci için, kâinâttaki ilâhî nizâmın hikmetini kavrayamamak ve mahlûkâtın hâl lisânından anlayamamak, kalbî kıvâmın noksanlığındandır. İçinde hassas bir yürek bulunmayan kuru bir cübbe ise, etrâfına hiçbir şekilde huzur, sürûr ve güzellikler tevzî edemez.
Bu yüzden öncelikli olarak kazanılması zarûrî olan harp, insanın iç dünyasındaki harptir. Cenâb-ı Hak bu harbi îzah sadedinde insanın iç âlemindeki “fücûr ve takvâ”nın mücâdelesini bildirmektedir. Kalbin fücûrdan kurtulup takvâ ile tezyîn olabilmesi, insanoğlunun gerçek saâdeti ve ebedî kurtuluş sermâyesidir. İşte kalblere tesir ederek ebedî kurtuluş aşısı yapabilenler de, ancak içindeki mücâdeleyi kazanarak Hakk’a tam bir teslîmiyetle râm olanlardır.
Öte yandan, tebliğde dikkat edilmesi gereken diğer bir husus da muhâtaba değer vermektir. Zîrâ tebliğin muhâtabı insan olduğuna göre onun, Allâh’ın yarattığı şerefli bir varlık olduğu hatırdan uzak tutulmamalıdır. Tebliğe, şâyet îmândan başlamak gerekiyorsa, muhâtabı bu mahrûmiyetine rağmen, yaratılışındaki aslî değer itibâriyle dikkate almalıdır. Bunun mânâsı, öfke ve şiddet yerine ümid, müsâmaha ve merhametle muâmele etmektir. Esâsen böyle davranmak, insana bakıştaki şu temel görüşe daha uygundur. Şâir, bu nükteyi ifâde için:
“Yere düşmekle gevher sâkıt olmaz kadr u kıymetten.” demiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’in insanı tekrîm eden bütün âyetlerinde de, onun bu aslî mâhiyetine îtibar edilmektedir. Nitekim âyet-i kerîmede:
وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ
“Biz, hakîkaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık…” (el-İsrâ, 70) buyrulmaktadır. Hakîkaten o, sırf insan olmak haysiyetiyle Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hakk’ın halîfesi olarak takdîm edilmektedir.
Îmân ve ondan sonra gelen sâlih ameller, bu aslî şerefin muktezâsıdır. Îmân ve sâlih amellerden mahrûmiyet ise bu aslî şerefin, yâni insan olma haysiyetinin îcâbını gerçekleştirememek mâhiyetinde dehşet verici bir mahrûmiyet ve aşağılanmadır. Amelleri bakımından kusurlu olanlar da, îmân mahrumları kadar olmasa bile, acınmaya lâyıktırlar. Böylesine bir mahrûmiyete mâruz kalana, sıradan insanlar kızabilirler. Lâkin îmânın vecd, lezzet ve kemâline nâil olanların ise acıması lâzımdır. Zîrâ o liyâkatten beklenen budur. Bu acıma duygusu ise yardımı îcâb ettirir. Yardımın en büyüğü de, ebedî saâdet dâveti olan tebliğ ile gerçekleşir.
Gerçek bir tebliğci, ruhlara nizam ve hayat aşısı yapabilen rehber şahsiyettir. Her sahada tebliğini aşk, muhabbet ve merhamet ile yapmasını bilen, îmân kaynağı olan gönül insanıdır. Sözü, yazısı ve örnek zarif davranışları ile insanlığa saâdet ve huzur yolunu gösterecek o rehber kişiler, her mâtemin civârında, kimsesizlerin yanıbaşında, muzdariplerin baş ucundadırlar. Onlar, etraflarındaki sefâletlerin ıztırâbını ve bu husustaki mes’ûliyetlerini sînelerinde hissettikleri için, hidâyet ışığı bekleyenlerin imdâdına koşarlar.
Yine onlar, insanları Allâh’ın emâneti olarak telakkî ederler. Bütün mahlûkâta aşk ve merhamet ile yaklaşan bir rûh kazanırlar. Gönüllerindeki merhamet tohumundan fışkıran mes’ûliyet duygusu bu şekilde onları sıradan biri olmaktan çıkarır, ebedî vuslatın yolcusu yapar. Vuslat gayreti içinde çilelere râm olup hizmet ve irşâda kendilerini adayanlar, böylece bu hakîkat kervanına iltihâk ederek kalblerini ebedîliğe taşıyanlar; Hüdâyî, Yunus ve emsâli Hak âşıklarının öz kardeşleri mesâbesindedirler.
Cenâb-ı Hakk’ın nûrunu kıyâmete kadar tamamlayacağı, yâni İslâm’ın kıyâmete kadar devâm edeceği, bir va’d-i ilâhîdir. Lâkin, tebliğ vazîfesinin dînin devâmına vesîle ve medâr olan bir keyfiyet olduğu da hatırdan uzak tutulmamalıdır. O din ki, Allâh’ın hakîkatine uygun bir sûrette bilinmesi ve ibâdetlerle tekrîm olunmasıdır. Zîrâ, kâinâtın varlık sebebi budur.
Bir zaman veya mekânda dînî hayatın zayıfladığı, insanların yanlış mecrâlara kaydığı müşâhede olunursa, orada tebliğ faâliyeti îmândan sonra ilk ve en ehemmiyetli bir vazîfe olarak tezâhür eder. Hakkı ve hayrı tebliğ etme husûsunda bir başarı elde edilmedikçe birçok meşrû işin bile meşrûiyeti kaybolur. Meselâ bir annenin süt emme çağındaki bir çocuğunu emzirmesi ne kadar muazzez ve mübârek bir faâliyettir. Lâkin, evinin yanmakta olduğunu müşâhede eden bir ana, çocuğunu emzirmeye devâm ederse mes’ûl olur. Çünkü yangına karşı bir şeyler yapmak o anda çocuğu emzirmekten çok daha ehemmiyetli ve âcildir. İşte dînin temsil planında mağlub olduğu bir zamanda hakkı ve hayrı telkin ve tebliğ eden bir zümre mevcûd olmadıkça başka işlerle meşgûliyet, sâir zamanlardan daha ağır bir vebâli mûcib olur.
Şunu da unutmamak îcâb eder ki, bu İslâm nîmeti 1400 seneden beri bizlere binbir çile ve ıztıraplarla ulaştırılmıştır. Bizlere düşen de, bu emâneti bizden sonraki nesillere aynı hassâsiyetle intikâl ettirebilmektir. Bu hususta, zamanımız fedâkârâne bir sûrette hayrın ve hakkın galebesi için gayretli olmayı gerektiren bir zamandır. Bu, esâsen mantıkî bir gerçektir. Zîrâ bir arabanın tekerleri çamura battığı zaman onu itenin emeği, araba düzyolda iken onu itmeye kalkışanın emeği ile mukâyese edilemez. Burada bir nezâket daha vardır. O da şudur ki, itilen bir arabanın tekerlerinin çamurdan çıkması için ancak bir çocuk bileği tâkatince güç vermeye ihtiyaç duyulduğu hassas bir anda o küçücük omuz verme faâliyeti daha büyük bir ehemmiyet arz eder. Buna mukâbil, o nâzik zamanda kenarda durup seyreden ve vazîfesini yapmayan kimsenin cürmü daha da ağırlaşır. Îmânların zaafa uğradığı, gençlerin birçok menfî cereyanlara kapıldığı, insanlığın ekseriyetle kuvvete râm olup nefs sultasında yaşadığı günümüzde, az gayrete büyük sevap, az ihmâle de büyük vebâl terettüb ettiğini düşünerek zamânımızın nezâketine göre hareket etmeliyiz.
Dîn, îmân, vatan ve millet hizmetinde muvaffak olmak, elbette her insan için büyük bir bahtiyarlıktır. Fakat tebliğ vazîfesinde asıl mesele, muvaffakıyet veya mağlûbiyet değildir. Mühim olan, Allâh’ın rızâsına nâil olmak ümîdiyle bu yolda elden geldiğince gayret göstermektir. Gereken sebeplere tevessül edildi diye her yapılan tebliğin müspet netîce vermesini beklemek ve bu gerçekleşmediği takdirde de ümitsizliğe ve kedere boğulup kendini yıpratmak da doğru değildir. Zîrâ hidâyeti verecek olan Allâh’tır. Kula düşen, yılmadan, vazgeçmeden, ye’se de rehâvete de kapılmadan tebliğe devâm etmek, neticeyi Allâh’a bırakıp tevekkül etmektir. Nitekim, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in “bir insanı daha ateşten kurtarabilmek” ümidiyle kendisini aşırı derecede zorladığı zamanlarda, şu ilâhî ihtarlar nâzil olmuştu:
“Onlar îmân etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın! Biz dilesek, onların üzerine gökten bir mûcize indiririz de, ona boyunları eğilip kalır.” (eş-Şuarâ, 3-4)
“(Rasûlüm) Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin, bilâkis, Allâh dilediğine hidâyet verir ve hidâyete erecek olanları en iyi O bilir.” (el-Kasas, 56)
Bu yüzden, yapılan tebliğ kabul görmese bile, en azından şerrin hızını keseceği ve belki uzun vâdede netîce verip ıslâha vesîle olabileceği de unutulmamalıdır. Ayrıca tebliğci, bir netîce elde edemese bile bu mükellefiyetinin mes’ûliyetinden kurtulmuş olur. Zîrâ Allâh yolunda katılıp da kazanılamayan mücâdeleden ziyâde, katılma imkânı olduğu hâlde girilmeyen ve gayret gösterilmeyen mücâdeleden mes’ûl olunacağı muhakkaktır. İlâhî mîzanda değerlendirilecek olan da, bu hususta üzerimize düşeni yapıp yapmadığımızdır.
Nitekim öyle zamanlar olmuş ki, bir Peygamber gelmiş, büyük kalabalıklar ona tâbî olup hidâyete ermiş; yine bir peygamber gelmiş, hidâyet tecellîleri az bir cemaat üzerine nasîb olmuştur. Yâni hidâyet Allâh’tandır, fakat başta peygamberler olmak üzere bütün ümmet İslâm’ı yaşayıp tebliğ etmek mecbûriyetindedir.
Hâsılı; tebliğin evlâd ve âileden başlayarak bir müslümanın tabiat-i asliyesi hâline gelmesi zarûrîdir. Her mü’min, tebliğin her hâlükârda mümkün olan yolunu araştırıp, sâhip olduğu güç, bilgi, kültür seviyesi, kalbî olgunluk ve bulunduğu mevkî nisbetinde üzerine düştüğü kadarıyla dâvet vazifesini yerine getirmekten ve insanları şuurlandırmaya gayret etmekten mes’uldür. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm’de beyân edildiği gibi, Cenâb-ı Hak, kullarından tâkatlerinden fazlasını istememiştir. Lâkin tâkatleri nisbetinde de vazîfelerini yerine getirmekten mes’ûl kılmıştır.
Hakka ve hayra dâvet hususunda en ulvî ve mümtaz misâl, hiç şüphesiz Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ondan sonra da O yüce varlığın veresesi olan ehlullâh hazarâtıdır ki, her hâlleri ayrı bir güzellik, incelik, derinlik ve yücelik ihtivâ eder. Nitekim bu has kullardan, irşâdına mazhar olduğumuz Mûsâ Efendi -kuddise sirruh-’un nümûne hasletlerle lebâleb dolu olan ömrü, her vesîleyle bizleri hakka ve hayra yönlendirici işâret ve irşadlar sergilemektedir.
Mûsâ Efendi -kuddise sirruh-, vefatlarıyla neticelenen hastalıklarında dahî: «Âh gücüm olsa da şehir şehir, kazâ kazâ dolaşsam ve kardeşlerimin maddî-mânevî sıkıntılarına merhem olmaya gayret etsem!..» iştiyak ve hasreti içinde idi.
Çünkü O, hayâtını hem bedenî, hem mâlî, hem de kalbî bir kulluk şuuru ile yaşamayı, kendisine en büyük düstûr edinmişti. Gücü nisbetinde kâh eli ve kâh gönlü ile ulaşabildiği her yaralı gönlü, hattâ bütün mahlûkâtı kucaklardı. Orta Asya’ya kapılar ilk açıldığında ilerlemiş yaşından beklenmeyecek bir canlılık, zindelik ve heyecanla oraya koşmuştu. Diğer taraftan Güney Afrika’ya, Avrupa’ya gitmiş, oralara da mânevî, ictimâî ve kalbî güzellikleri taşımaya gayret sarfetmişlerdi.
Kısaca O, bütün hayâtını Kur’ân-ı Kerîm’de «نِعْمَ الْعَبْدُ»
«Ne güzel kul!»20 diye medh ü senâ edilen, güzel hasletler sâhibi bir kul olabilme gayreti ile yaşadı. Böylece bu fânî kubbede ondan da ebedî devam edecek hoş bir sadâ kaldı. Hoş bir vefâ, hoş bir sehâ, hoş bir gönül, hoş bir tedâî, hoş bir ahlâk, baştan başa güzelliklerle dolu nümûne bir hayat kaldı…
Rabb’imiz, onun gönlündeki ulvî feyizlerden istifâdeler ihsân eylesin!
Rabb’imiz, zamanımızın nezâketi dolayısıyla hakka ve hayra dâveti, üzerimize terettüb ettiği nisbette îfâ ederek huzûr-i ilâhîde beraat etmeyi cümlemize nasîb buyursun!
Allâh’ım! Bir ebediyet yolcusu olduğumuz şu dünyada yerli edâsı ile bulunma gafletinden kalblerimizi muhâfaza buyur. Altımızdaki toprakları çiğnerken, günün birinde çiğnenecek bir toprak olacağımızın derin hikmet ve irfânını kalblerimize ihsân eyle! İslâm’ın nûru gıdâmız, Muhammedî rûhâniyet iklîmi teneffüsümüz, Sen’in yüce muhabbetin ve rızâ-yı şerîfin saâdet cennetimiz olsun!
Âmin!..
