İctimâî Münâsebetlerde Borç ve Borçlanma
Hangi güzel amel olursa olsun, onun asıl güzelliği, tatbik edilişindeki mükemmellik, olgunluk ve ihlâs neticesinde tezâhür eder. Bunun içindir ki âyet-i kerîmede:
أَحْسِنُوَاْ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
“…Her türlü davranışlarınızı en güzel şekilde yapınız! Hiç şüphesiz Allâh Teâlâ muhsinleri sever.” (el-Bakara, 195) buyrulmuştur.
Dolayısıyla ortaya konan her güzel fiil, davranış, söz, ibâdet vesâire, hep onlardaki güzelliği yansıtacak yücelik ve mükemmellik ölçüleri içerisinde hayâta aksetmeli ve hepsi de ancak gönülden sâdır olmalıdır. Aksi hâlde en güzel zannedilen davranış ve ibâdetler bile nefsin girdabında perişan olup zarar ve hüsran ile neticelenebilir.
Bu derin hakîkate riâyetin son derece zarûrî olduğu en mühim hususlardan biri de hiç şüphesiz borç ve borçlanma hakkındaki hassas ölçülerdir. Zîrâ borç verme ibâdetinin devamı, borç alan ve veren olmak üzere iki taraf için de mecbûrî prensiplere riâyete bağlıdır ki, bunlar, ruhlardaki fazîlet pınarlarını coşturup nice kurak gönülleri muhabbet, diğergâmlık ve cömertlik deryâlarında buluşturur. Böylece Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanmaya vesîle olacak davranışlar manzûmesine, kısaca meleklerin bile imrendiği yüce bir ahlâka nâil eyler. Bu hakîkati aksettirmesi bakımından Ebû Hureyre -radıyallâhu anh-’ın naklettiği şu hadîs-i şerîf pek ibretlidir:
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Benî İsrâil zamanında bir kişiden bin dinar borç para isteyen bir kimseden bahsetti. Kendisinden borç talep edilen kimse:
“–Bana şâhidlerini getir, onların huzurunda vereyim, şâhid olsunlar!” dedi.
İsteyen ise:
“–Şâhid olarak Allâh yeter!” dedi.
Borç verecek olan kimse de:
“–Öyleyse buna kefil getir.” dedi.
Borç isteyen kişi:
“–Kefil olarak Allâh yeter.” dedi.
Borç verecek olan şahıs:
“–Doğru söyledin!” dedi ve belli bir vâde ile parayı ona verdi.
Adam deniz yolculuğuna çıktı ve ihtiyacını gördü. Sonra borcunu vâdesi içinde ödemek maksadıyla geri dönmek üzere bir gemi aradı, ama bulamadı. Bunun üzerine çâresizlik içinde bir odun parçası alıp içini oydu. Bin dinarı sahibine hitâb eden bir mektupla birlikte oyuğa yerleştirdi. Sonra oyuğun ağzını kapayıp düzledi. Sonra da deniz sâhiline gelip:
“Ey Allâh’ım, biliyorsun ki, ben falandan bin dinar borç almıştım. Benden şâhid istediğinde ben: «Şâhid olarak Allâh yeter!» demiştim. O da şâhid olarak Sana râzı oldu. Benden kefil isteyince de: «Kefil olarak Allâh yeter!» demiştim. O da kefil olarak Sana râzı olmuştu. Ben ise şimdi, bir gemi bulmak için gayret ettim, ama bulamadım. Onu Sana emânet ediyorum!” dedi ve odun parçasını denize attı. Odun, denizde yüzüp giderek gözden kayboldu.
Bundan sonra adamcağız, oradan ayrılıp, kendini götürecek bir gemi aramaya devam etti.
Bu arada borç veren kimse de, parasını getirecek gemiyi beklemekteydi. Gemi yoktu ama, içinde parası bulunan odun parçasını gördü. Onu evine odun yapmak üzere aldı. (Testere ile) parçalayınca para ve mektupla karşılaştı.
Bir müddet sonra borç alan kimse de (bir gemi buldu ve memleketine) geldi. (Odun parçası içinde gönderdiği parayı alacaklısının almamış olabileceği ihtimâli ile derhal) bin dinarla adama uğradı ve:
“–Paranı getirmek için aralıksız gemi aradım. Ancak beni getirenden daha önce gelen bir gemi bulamadım.” dedi.
Alacaklı:
“–Sen bana bir şeyler göndermiş miydin?” diye sordu.
Öbürü:
“–Ben sana, daha önce bir gemi bulamadığımı söyledim.” dedi.
Alacaklı:
“–Allâh Teâla Hazretleri, odun parçası içerisinde gönderdiğin parayı senin yerine (bana) ödedi (yâni ihlâsın mukâbili Cenâb-ı Hak sana kefil olarak bana ulaştırdı. Dolayısıyla şimdi getirdiğin bin dinar da sana kaldı. Bu vesîleyle huzur içinde) bin dinarına kavuşmuş olarak dön.” dedi. (Buhârî, Kefâlet, 1; Büyû, 10)
Bu hadîs-i şerîfte, Allâh adına verilen söz ve onu yerine getirme gayretindeki müthiş samîmiyetin Cenâb-ı Hak tarafından nasıl makbul ve mahfûz olduğu hakîkati sergilenmektedir. Bu da gösteriyor ki, alacak-verecek meselesinde iki taraflı anlayış, ihlâs ve denge içerisinde olmak lâzımdır. İşin içine suistimâl girmediği müddetçe Allâh her iki tarafa da rahmetle muâmele buyurur. Bu hakîkati aksettiren hikmet dolu şu kıssa da ne kadar ibretlidir:
İftar vakti yaklaşmıştı. Bir fırının kapısına, sîmâsı her gözün göremeyeceği bir asâleti taşıyan güngörmüş bir zât geldi. Fırına yaklaştı. Kalabalık dağıldıktan sonra fırıncıya:
“–Evlâdım, bugün nafakamı çıkaramadım. Ecel gelmezse yarın ödemek üzere bana bir çeyrek ekmek verir misiniz?” dedi.
Sesi titremiş, çehresi kızarmıştı. Fırıncı:
“–Ne demek baba; sana çeyrek değil bütün ekmek vereyim. Helâl olsun, paraya lüzum yok.” dediyse de, o garip şahıs:
“–Hayır yavrum, dörtte biri kâfî… Belki üç yoksul daha gelir. Hem ancak dörtte biri kadar yüzümü kızartabiliyorum. Fazlasına tahammül edemem. Dörtte birini almak için de şartım, yarın borcumu takdim etmektir.” dedi.
Fırıncı şaşkın bir şekilde çeyrek ekmeği verdi. Ekmeği öperek alan adamcağız, yavaş ve sessiz adımlarla oradan ayrıldı. İleride, köşe başında önüne bir köpek çıktı. Yalvarır gözlerle açlığını anlatırcasına ihtiyara bakıyordu. Nur yüzlü mübârek:
“Demek yarısı seninmiş!” diyerek çeyrek ekmeğin yarısını köpeğe verdi. Ardından câmiye doğru yürüdü. Elinde kalan bir lokma ekmek ve birkaç yudum su ile iftar etti. Bu nimetleri ihsân eden Allâh’a şükretti.
Ertesi gün bir dükkâncı:
“–Baba, şu karşıki çeşmeden kırbalarımızı doldur, sonra da yeni gelen şu eşyâları içeri taşı!” dedi ve bunun karşılığında ona bir lira verdi.
Garip adamcağız, hemen fırına koştu ve dörtte bir ekmeğin ücreti olan 250 kuruşu takdim etti. Fırıncı ne kadar almak istemediyse de o nur yüzlü zâtın ısrarlı ricâsı karşısında daha fazla direnemedi; gözleri dolu dolu bir hâlde ücreti kabul etmek zorunda kaldı.
İşte bu misâlde de olduğu gibi, samîmî olarak ödeme niyetiyle borç alan kimseye Allâh Teâlâ ödeme kolaylığı sağlar. Eğer borçlu, sıkıntılara sabredip istismar ve suistimâle düşmeksizin borcunu ihlâsla ödeme gayretinde ise, Allâh ona bu gayreti nisbetinde bir kolaylık ve çıkış yolu ihsân eder.
Bu meyanda uhdesinde mal varlığı bulunan bir kimse, onu satmayıp borcunu ödemezse mes’ûl olur. Yâni borçlu, herhangi bir çâre bulamadığında çok hayâtî olmayan imkân ve emlâkini satıp borcunu ödeme yoluna gitmelidir. Bir kimse hem borçlu olup hem de yaşayışı, lüks ve israf içinde devam ediyor da neticede borcunu ödemiyorsa, bu hâl, kul hakkını ve mes’ûliyeti mûcib bir durumdur. Borçlu, harcamalarında bazı kısıtlamalara gitmeli, bilhassa bol masraflardan kaçınmalı, borcunu ödeyene dek dişinden tırnağından artırarak alacaklının hakkına riâyet etmelidir. Böyle olmayıp da işin içine nefsânî hesaplar girerse, ilâhî rahmet aradan kalkar ve kul hakkı terettüb eder ki, bu da Cenâb-ı Hakk’ın af buyurmadığı bir husustur. Yâni: «Şüphesiz Allâh tevbeyi kabul eder…»29 âyetinin de işâret ettiği üzere affın sâhibi olan Cenâb-ı Hak, kul hakkını bu affın dışında tutmaktadır. Diğer taraftan borcu geciktirenin gıdâsı haramla karışmış demektir. Hele bir de ödememek kastıyla borca girmek, büyük bir âhiret felâketidir. Böyle bir cürmü irtikâb edenler, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:
“Kim ödememek kastıyla borca girerse Allâh’ın huzuruna hırsız olarak çıkar.” (İbn-i Mâce, Sadakât, 11/2410) şeklinde beyân buyurduğu tehlikenin içerisine düşerler. Diğer bir hadîs-i şerîf de, bu hususun Hak katındaki ehemmiyetini çok bâriz bir şekilde ifâde buyurmaktadır:
“Kim, ödemek niyeti ile insanlardan bir mal alır ise, Allâh onun borcunu öder (ödemesini kolaylaştırır). Kim de telef etmek niyetiyle halkın malını alırsa, Allâh onun malını dünyadayken telef eder.” (Buhârî, İstikrâz, 2)
Borç hususunda Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şu tavsiye ve tatbikâtı ne güzel bir örnektir:
Zâtürrikâ Gazvesi’nden dönerlerken Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Câbir -radıyallâhu anh- ile sohbet ediyordu. Yeni evlendiğini, bu sebeple pek çok borcu olduğunu öğrenince, neye mâlik olduğunu sordu. O da yalnız bir devesinin olduğunu söyledi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onu borçtan kurtarmak için Câbir’den devesini kendisine satmasını istedi. Pazarlık yapıldı. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Medîne’ye varınca ücretini takdim etmek üzere Hazret-i Câbir’in devesini satın aldı. Medine’ye vardıklarında Câbir -radıyallâhu anh-, deveyi getirdi ve Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, tespit edilen ücreti ödedi. Alışveriş akdi bittikten sonra Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem, deveyi Hazret-i Câbir’e hediye eyledi. Kâbına varılmaz bu yüce zarâfet ve ahlâk, müslümanları o derece duygulandırdı ki, hâdisenin vukû bulduğu geceye «leyletü’l-baîr» (deve gecesi) dediler. O gece Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ayrıca Hazret-i Câbir için 25 defa istiğfâr etti. (Riyâzu’s-Sâlihîn, c. I, s. 104-105)
Hazret-i Câbir -radıyallâhu anh- diyor ki:
“Yolda bir yahudîye rast geldim. Bu hâdiseyi anlattım. Hayretler içinde kaldı ve: «Deveni satın aldı, sonra parasını verdi; sonra da onu sana hibe mi etti?» demeye başladı. Ben de: «Evet» dedim.” (İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, 5/317)
Hâsılı bu güzel ve yüce ahlâk çerçevesinde:
1. Borçlu, elinde mevcud olan mal ve imkânları satarak borcunu ödemelidir.
2. Durumu müsâit olanlar borçluya yardım etmelidir.
3. Borçlu için istiğfar ve duâda bulunulmalıdır.
Hadîs-i şerîfte buyrulur:
“Allâh bir kuluna nîmet verir ve onu en güzel şekliyle tamamlar da, sonra insanların ihtiyaçlarını ona havâle eder, o da bundan rahatsızlık duyarsa, elinde bulunan nîmeti zevâle atmış olur…” (Münzirî, et-Tergîb, 4/170)
Birgün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sordu.
Ashâb-ı kirâm:
“Müflis, bizim aramızda, parası olmayan ve malı bulunmayan kimsedir.” deyince, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- (sözlerine) şöyle devam etti:
“Ümmetimden müflis, kıyâmet günü namaz, oruç ve zekât sevâbı ile, (ancak bu sevapların yanında bir de amel defterine) şuna sövdü, buna zinâ iftirâsı yaptı, şunun malını yedi, bunun kanını döktü, şunu dövdü (diye yazılmış olarak) gelen kimsedir. Onun hasenâtının sevâbından (hak sahibi olan) şuna-buna verilir. Eğer üzerindeki borç ödenmeden önce ibâdet ve iyiliklerinin sevâbı tükenirse, alacaklıların günahlarından alınıp onun üzerine yüklenir. Sonra (onların günahları ile birlikte) cehenneme atılır.” (Müslim, Birr, 59; Ahmed bin Hanbel, II, 303, 324, 372)
Bir başka hadîs-i şerîfte buyrulur:
“Üzerinde bir dinar veya bir dirhemlik borçla ölen kimsenin borcu, onun hayır ve hasenâtından ödenir. Orada (mahşer yerinde) ne dinar ne de dirhem vardır.” (İbn-i Mâce, Sadakât, 12/2414)
Bu bakımdan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, üzerinde başta borç olmak üzere kul hakkı bulunan kimselerin bu dünyada iken muhâtabıyla helâlleşmesini şöyle emir buyurmuştur:
“Kimin üzerinde kardeşine karşı ırz veya başka bir şey sebebiyle hak varsa, dinar ve dirhemin bulunmadığı (kıyâmet ve hesaplaşmanın olacağı) gün gelmezden önce daha burada iken helâlleşsin. Aksi takdirde o gün, sâlih bir ameli varsa, o zulmü nisbetinde kendinden alınır. Eğer hasenâtı yoksa, arkadaşının günahından alınır, kendisine yüklenir.” (Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48; Tirmizî, Kıyâmet 2)
Tabii özü itibârıyla bu helâlleşmek, alacaklının hak ve hukukunu gözetmek, borcu âhirete bırakmayıp bu dünyada ödemek demektir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in tatbikatı da böyledir. O, önüne borçlu bir cenâze getirildiğinde onun namazını kıldırmaz, ancak borcu ödendiği takdirde imâmete geçerdi. Ebû Katâde -radıyallâhu anh- anlatıyor:
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e, namazını kıldırması için bir adam(ın cenâzesi) getirildi. Ancak -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“–Onun üzerinde borç var, arkadaşınızın namazını siz kılın!” buyurdu.
Ben:
“–(Borç) benim üzerime olsun, ey Allâh’ın Rasûlü.” dedim.
“–Sadâkatle mi?” dedi.
“–Sadâkatle!” dedim.
Bunun üzerine cenâzenin namazını kıldı. (Tirmizî, Cenâiz, 69; Nesâî, Cenâiz, 67)
İşte bu hassâsiyet ölçüleri içinde Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlardı ki:
“Allâh Teâlâ nazarında, bir kulun Allâh tarafından yasaklanan büyük günahlardan sonra, beraberinde getirebileceği en büyük günahlardan biri, kişinin ödenecek karşılık bırakmadan üzerinde borç olduğu hâlde ölmesidir.” (Ebû Dâvud, Büyû, 9)
Borç alan ve verenin dikkat edeceği hususları kısaca özetleyecek olursak, bunları iki kategoride sıralayabiliriz. Buna göre borç veren:
1. Sırf Allâh rızâsı için bir mü’min kardeşinin sıkıntısını gidermeyi gâye edinmeli. Hadîs-i şerîfte buyrulur:
“Kim (din) kardeşinin ihtiyacını giderirse, Allâh da onun hâcetini giderir (ona yardım eder). Kim bir müslümanın dert ve kederine çâre olur (onu ferahlığa kavuşturur) ise, Allâh da o sebeple kıyamet sıkıntılarından bir sıkıntıyı kendisinden giderir (onu sevince ulaştırır.)” (Buharî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58)
2. Borca herhangi bir menfaati karıştırmamalı,
3. Elinden geldiğince kolaylık göstermeli; bilhassa borçlu samîmî bir şekilde ödemeye gayret ettiği hâlde buna muvaffak olamıyorsa, ona mühlet vermeli. Hadîs-i şerîflerde buyrulur:
“Kim bir borçluya mühlet verirse, her gün için bir sadaka sevâbı kazanır. Kim onun borcunu vâdesi geldikten sonra tehir ederse, tehir ettiği müddetçe, her geçen gün (alacağı mal kadar) sadaka yazılır.” (İbn-i Mâce, Sadakât, 14/2418)
“Sizden önce yaşamış olan birisine, rûhunu kabzetmek üzere melek gelmiş idi. Melek sordu:
«–Bir hayır işledin mi?»
Adam:
«–Bilmiyorum.» diye cevapladı.
Kendisine:
«–Hele bir düşün (belki hatırlarsın).» dendi.
Adam:
«–Bir şey hatırlamıyorum, ancak dünyada iken insanlarla alışveriş yapardım. Bu muâmelelerimde zengine ödeme müddetini uzatır, fakire de (ödeme işlerinde müsâmaha ve bâzı eksikliklerini bağışlamak sûretiyle) kolaylık gösterirdim.” dedi.
Allâh, onu (bu iyiliği sebebiyle) cennetine koydu.” (Buhârî, Büyû, 17-18; Müslim, Müsâkat, 26-31)
4. Eğer hâli vakti yerinde ise ve buna mukâbil muhâtap çok fakir ve garipse, verdiği borcu sadaka yerine saymalı,
5. Borçluyu rencide etmemeli, hadîs-i şerîfteki:
“Karşısındaki versin veya vermesin, hak talep eden kimse iffet hududları içinde hakkını talep etsin.” (İbn-i Mâce, Sadakât, 15) düstûruna göre güzel bir davranış sergilemelidir.
Nitekim diğer bir hadîs-i şerîfte de Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmaktadır:
“Allâh, sizden önce yaşamış olan bir kimseye rahmetiyle muâmele etti. Çünkü bu adam, satınca ve satın alınca kolaylık gösterir, alacağını isteyince (kabalık değil anlayış ve) kolaylık gösterirdi.” (Tirmizî, Büyû, 75)
Bütün bunlara mukâbil borç alan da:
1. Çok zarûrî olmadıkça borca girmemeli.
2. Ancak hayatî zarûretler karşısında ve kifâyet miktarı borç almalı.
3. Lüks ve israf gibi harcamalar yapmamalı.
4. Ödemek niyet, gayret ve azminde samîmî olmalı.
5. Borçlu, alacaklının iyi niyet ve güzel davranışını istismar ve suistimâl etmemeli. Zîrâ böyle davrananlar, gerçek ihtiyaç sahiplerinin borç bulabilmesine mânî olup başkalarına da zarar vermektedirler.
6. Aldığı miktarda değer kaybına yol açacak tarzda borç almamalı, özellikle uzun vâdeli borçlarda değer kaybı olmayacak şekilde borçlanmalı (tabiî borç veren şahsın husûsî müsâmahası ayrı).
7. Ödemede vaktini geciktirmemeli, bilhassa borçlu kimse ödeyebilecek durumda bir imkân sahibi ise tam vaktinde ödemeyi yapmalıdır. İmkânlar müsâit değilse mâzeretini bildirip mühlet istemelidir. Hadîs-i şerîfte buyrulur:
“Borcunu ödeyebilecek durumda olan zengin kimsenin ödemeyi geciktirmesi zulümdür.” (Buhârî, İstikrâz, 12; Havâlât, 1-2; Müslim, Müsâkât, 33)
8. Borcunu aslâ âhirete bırakmamalıdır.
Ancak bütün bu ölçülere dikkat edildiği hâlde, çok zarûrî sebeplerle borç ödenemeden âhiret âlemine intikâl edildiği şu üç durumda, borçlunun vereceğini bizzat Cenâb-ı Hak ödemeyi va‘detmektedir. Hadîs-i şerîfte buyrulur:
“Şüphesiz, borç sâhibi ölünce, borcu kıyâmet günü ondan alınır. Fakat şu üç sebeple borçlanan kimse bu hükmün dışındadır:
1. Adamın gücü Allâh yolunda (savaşta) zayıflar, o da Allâh düşmanlarına ve kendi düşmanına karşı kuvvetlenmek için borçlanır.
2. Bir adamın yanında bir müslüman ölür, onu kefenleyip gömecek parası olmaz, bu maksatla borçlanır.
3. Bir adam, bekârlık sebebiyle nefsinden Allâh’a karşı korku hisseder. Dînine zarar gelir endişesiyle (borçlanarak) evlenir.
(İşte) Allâh Teâlâ, kıyâmet günü, bunların borçlarını kendisi öder.” (İbn-i Mâce, Sadakât, 21)
Hiç şüphesiz, Cenâb-ı Hakk’ın o borcu kıyâmet günü ödemesi, alacaklının hakkını kat kat ihsân eylemesi demektir, hem de âhiret cömertliğiyle, zâyî olmayan bir ücret ve ebedî bir kazançla… Böyle bir karşılık da hiç şüphesiz alacaklı için hazînelerden değerli bir mükâfattır.
Ancak elbette ki, borçlunun hadîs-i şerîfte sayılan sınıflara dâhil olup olmaması, bu hususta en mühim âmil olacaktır. Eğer borçta herhangi bir istismar oluşursa, kişi Allâh yolunda veya bir başka müslüman kardeşi için veyahut da dînine zarar gelmemesi niyetiyle evlenmek için de harcasa, yine mes’ûldür ve borcunu kıyâmet günü de olsa mutlakâ ödeyecektir.
Bu yüzden, her ne sebeple olursa olsun borç alan, kifâyet miktarı ile iktifâ edip borcunu mutlakâ ödeme gayreti içinde olmalı, alacaklı da borç verme fazîletine yeni bir fazîlet ilâve edercesine bir müsâmaha içinde bulunmalıdır.
Borç hususunda hem alacaklının hem de ödeyecek şahsın durumunu kollayacak şekilde düşünmek lâzımdır. Zîrâ alacaklı kimsenin hakkının korunması, bu güzel davranışın devamını sağlayacak en mühim müessirdir. Aksi hâlde cemiyette borç verme fazîletinin devâmı mümkün olamaz.
Alacaklının durumunun kollanması hususunda şu hadîs-i şerîf pek ibretlidir:
“Bir adam Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek O’ndan alacağını talep etti. Bunu yaparken, nezâkete uymayan bazı kaba ve yakışıksız sözler sarfetti. Adamın Rasûlullâh’a bu saygısız tavrından dolayı ashâb-ı kirâm adama haddini bildirmek istediler. Fakat Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- müsâade etmeyip:
«–Bırakın! Zîrâ alacaklı kimsenin, hakkını alıncaya kadar borçlu üzerinde söz hakkı vardır.» buyurdular.” (Buhâri, İstikrâz, 7; Müslim, Musâkât, 118-122/1600-1601)
Bu hâdisenin bir başka misâlini de Ebû Said el-Hudrî -radıyallahu anh- şöyle anlatıyor:
“Bir bedevî Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek, Efendimiz’den alacağını istedi ve bunu yaparken sert davrandı. Hattâ:
«–Borcunu ödeyinceye kadar seni rahatsız etmeye devâm edeceğim.» dedi.
Ashâb-ı kirâm, bedevîyi azarlayıp:
«–Yazık sana! Sen kiminle konuştuğunu bilmiyorsun gâliba!» dediler.
Adam:
«–Ben hakkımı talep ediyorum.» dedi.
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbına:
«–Sizler niçin hak sâhibinden yana değilsiniz?» buyurdu ve Havle Binti Kays -radıyallâhu anhâ-’ya adam göndererek:
«–Sende kuru hurma varsa benim borcumu ödeyiver. Hurmamız gelince borcumuzu sana öderiz.» dedi.
Havle:
«–Hay hay! Babam sana kurban olsun ey Allâh’ın Rasûlü!» dedi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bedevîye olan borcunu kapadı ve ayrıca ona yemek ikram etti. (Bu tavırdan memnun kalan) bedevî:
«–Borcunu güzelce ödedin. Allâh da Sana mükâfâtını tam versin!» diye memnûniyetini ifâde etti.
Bunun üzerine -aleyhissalâtü vesselâm- Efendimiz:
«–İşte bunlar (borcunu hakkıyla ödeyenler) insanların hayırlılarıdır. İçindeki zayıfların, incitilmeden haklarını alamadıkları bir cemiyet iflâh olmaz…» buyurdular.” (İbn-i Mâce, Sadakât, 17)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, alacaklılar borçlarını vaktinden önce bile tahsil etmek isteseler dâimâ onların lehine davranmış ve belki de insanlık tarihinde hiçbir liderin hayâl bile edemeyeceği bir hak-hukuk fazîleti sergilemiştir. Onun, kendisinden yana çıkan ashâbını:
“Sizler niçin hak sahibinden yana değilsiniz?” diyerek îkâz etmesi, gerçekten gözleri yaşartacak ve gönüllerde nice adâlet filizleri yeşertecek bir insan hakları dersidir. Belki de kendisinden sonrakilerin en büyük handikaplarından biri olacağı için Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ümmete örnek teşkil etmesi hikmetine binâen bu hususta sergilediği misâller pek çoktur:
Nitekim yahudî âlimlerinden Zeyd ibn-i Sa’ne, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in özelliklerine dâir Tevrat’ta yazılı bilgilerin Rasûl-i Ekrem Efendimiz’de bulunup bulunmadığını araştırıyordu. Birgün, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i, yanında Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- olduğu hâlde evinden çıkarken gördü ve peşine takıldı. O sırada bedevî giyimli bir adam Rasûlullâh’a yaklaşarak:
“–Yâ Rasûlallâh! Ben falan kabîle halkına, şâyet müslüman olurlarsa, kendilerine Allâh Teâlâ’nın bol rızık vereceğini söylemiştim. Onlar da müslüman oldular. Ne yazık ki kabîlelerinde kıtlık başgösterdi. Adamlar çok zor durumda kaldı. Dünyâlık ümidiyle müslüman olan bu adamların, umduklarını bulamayınca tekrar eski dinlerine dönmelerinden korkuyorum. Şâyet onlara yardım etmek için bir şeyler göndermek istersen ben götürebilirim.” dedi.
Bu konuşmayı dinleyen Zeyd ibn-i Sa’ne, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i denemek için uygun bir fırsat yakaladığını düşünerek söze girdi:
“–Yâ Muhammed! Şâyet o adamlara yardım etmeyi düşünüyorsan, yapacağımız bir mukâvele ile sana borç verebilirim.” dedi.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, ondan seksen dinar borç aldı ve gereken yardımı götürmesi için o sahâbîye verirken:
“–Onların yanına çabucak git ve imdatlarına yetiş!” buyurdu.
Bir başka gün Fahr-i Kâinât Efendimiz, yanında Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Ömer ve bâzı sahâbîlerle Bakî Mezarlığı’na bir cenâze götürüyorlardı. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, cenâze namazını kıldırınca Zeyd ona yaklaştı ve mübârek sırtındaki cübbesini var gücüyle çekti. Onun neden böyle yaptığını henüz anlayamayan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir yere düşen cübbeye, bir Zeyd’in asık suratına hayretle bakarken, Zeyd tasarladığı şekilde konuşmaya başladı:
“–Borcunu ödemeyecek misin Muhammed!? Siz Abdülmuttaliboğulları zâten borçlarınızı hep geciktirirsiniz!” dedi.
Hâlbuki Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Zeyd’den aldığı borcun vâdesi dolmamıştı.
Hâdiseyi anlatan Zeyd diyor ki:
Bu sırada dönüp Ömer’e baktım. Göğsünün körük gibi kabarıp indiğini görünce yüreğim ağzıma geldi. Ömer yüzüme sertçe bakarak:
“–Ey Allâh’ın düşmanı! Sen bu sözleri Rasûlullâh’a söylüyorsun öyle mi? O’na hem saygısız davranıyor, hem de edepsizce konuşuyorsun ha! O’nu peygamber olarak gönderene yemin ederim ki, şâyet Rasûlullâh sana borçlu olmasaydı, kelleni uçururdum!..” diye bağırdı.
Kendi yanında bir yahudinin Allâh’ın Rasûlü’ne hakaret etmesine dayanamayan Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- öfkeden köpürürken, Efendimiz ona gülümseyerek baktı ve:
“–Sâkin ol Ömer! Şu anda hem ben, hem de bu zât, senden daha farklı bir davranış beklemekteyiz. Sen bana borcumu güzel bir şekilde ödememi, ona da alacağını daha uygun bir dille istemesini tavsiye etmeliydin. Gerçi borcun vâdesinin dolmasına daha üç gün var ama, haydi sen kalk, ona borcumuzu öde. Kendisini korkuttuğun için de bir miktar fazla ver!” buyurdu.
Zeyd, alacağını fazlasıyla tahsîl ettikten sonra Hazret-i Ömer’e şu îtirafta bulundu:
“–Bak yâ Ömer! Rasûlullâh’ın yüzüne her baktığımda, peygamberlik alâmetlerinin tamamını O’nda görüyordum. Fakat O’nda bulunması gereken iki özelliğe sâhip olup olmadığını bugüne kadar anlayamamıştım. Acabâ kendisine karşı kaba-saba davrananları bağışlıyor muydu? Kendisine yapılan kabalıklar arttıkça onun hilmi ve hoşgörüsü de o nisbette artıyor muydu? İşte bugün ben onu denedim ve kendisinin, beklenen peygamber olduğunu anladım. Allâh’ı Rab, İslâm’ı dîn, Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-’ı da peygamber olarak kabul ettiğime, malımın yarısını da ümmet-i Muhammed’e sadaka olarak bağışladığıma şâhid ol!”
Zeyd’in müslüman olmasına sevinen Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, onu îkâz etti:
“–Malını bütün müslümanlara yetiştiremezsin. Bâri bâzılarına bağışladığını söyle.” dedi.
Zeyd:
“–Haklısın, malımın yarısını bazı müslümanlara bağışlıyorum.” diyerek sözünü düzeltti. (Hâkim, Müstedrek, III, 700/6547)
Bu hadîs-i şerîfler, borç alan kimsenin Allâh için sergilediği gönül hassâsiyeti ve alacaklının hakkını titizlikle gözetme neticesinde tezâhür eden ilâhî bereket ve güzelliklerin birer nebevî misâlidir. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in zaman zaman borç almasının bir hikmeti de, alacaklıya karşı bir davranış güzelliği sergileyerek ümmetine bu hususta da örnek olmaktır.
Bütün bu misâllerden de anlaşıldığı üzere borç alıp verme mes’elesi hassas bir mevzûdur. Onun için aralarında böyle bir muâmele bulunan kimselerin, yaptıkları bu ibâdetteki feyiz ve bereketten mahrum kalmamak için birtakım ölçülere dikkat etmeleri şarttır.
Maalesef bugün borç verme gibi fazîletli bir ibâdetin gittikçe azalması, âdeta borç veren kimse için bir zarar veya kayıp gibi görülmesi ve pek çok kişinin bu hayırlı ibâdete yanaşmaması; yukarıda saydığımız ölçülere riâyetsizlikten kaynaklanmaktadır. Yâni alışverişte emniyetin ortadan kalkması, yalan ve ahde vefâsızlığın yaygınlaşması ve söz verilen vakitte ödeme yapmamanın normalleşmesi gibi vefâsızlıklar, neredeyse bu güzel ibâdeti unutulacak hâle getirmektedir. Ancak meselenin prensip ve kâidelerine bakıldığında bu engellerin aşılması lâzımdır. Yâni durumu müsâit olanlar, birtakım bahânelerle borç verme ibâdetini terk etmemeli, buna mukâbil borç alan kimseler de çeşitli zorluk ve sıkıntıları öne sürerek borcunu ödemeyi ihmâl etmemeli, netîcede bu fazîletli ictimâî ibâdeti zedelememelidir. Aksi hâlde zengin, Cenâb-ı Hakk’ın emânet olarak verdiği nîmetlerin şükrünü îfâ etmemiş olurken, muhtaç da dikkat etmediği ölçüler yüzünden borç bulamayacak hâle gelir ve hattâ ihtiyacı şiddetli ise kendisini fâize mecbur hissedecek bir çâresizliğe düşmekten kurtulamaz.
Hâlbuki borç vermenin ne büyük bir fazîlet olduğu pek çok âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerle sâbittir. Yanlış davranışlar ve âdâbına riâyetsizlik sebebiyle bu büyük fazîletin yaşanmasına mânî olanlar, büyük bir vebâli yüklenmiş olurlar. Zîrâ usûl ve âdâbına riâyet ederek verilen borçlar, mü’min için bir âhiret sermâyesi olmaktadır.
Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh- anlatıyor:
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:
“Mîrac gecesinde cennetin kapısı üzerinde şu ibârenin yazılı olduğunu gördüm:
«Sadaka on misliyle mükâfâtlandırılacaktır. Ödünç para ise onsekiz misliyle..»
Ben:
«–Ey Cibrîl! Ödünç verilen şey, niçin sadakadan daha üstün oluyor?» diye sordum.
Cebrâil -aleyhisselâm-:
«–Çünkü sâil, (ekseriyetle) yanında para bulunduğu hâlde sadaka ister. Borç isteyen ise, ihtiyâcı sebebiyle talepte bulunur.» cevâbını verdi.” (İbn-i Mâce, Sadakât, 19/2431)
Hiç şüphesiz sadaka vermek, dinimizde teşvik edilen bir ibâdettir. Ancak muhtâcın izzet-i nefsine dokunup incinebileceği hâllerde sadaka yerine ödünç vermek daha makbul sayılmıştır. Nitekim bir hadîs-i şerîfte de:
“Bir şeyi ödünç vermek, onu sadaka olarak vermekten hayırlıdır.” (el-Azîzî, es-Sirâcü’l-Münîr, III, 57) buyrulmuştur.
Bu husustaki ilâhî ve nebevî teşvikler mûcibince bâzı sâlih mü’minler, verdikleri borçları geri aldıklarında, o paraya hiç dokunmaz ve ihtiyaçlı kimseler kendilerinden tekrar borç istediklerinde onu seve seve yeniden ödünç verirlerdi. Yâni bir bakıma, kendilerine mahsus bir karz-ı hasen sandığı tesis ederlerdi.
Nitekim Kays bin Rûmî -rahmetullâhi aleyh- şöyle anlatıyor:
Süleyman bin Üzünân, sahâbeden İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh-’ın talebesi Alkame bin Kays’a, ödeyeceği para gelinceye kadar bin dirhem borç vermişti. Alkame’ye para gelince, borcunu ondan istedi ve hattâ biraz da sert davrandı. Alkame borcunu hemen ödediyse de, bu kaba davranışından dolayı Süleyman’a kırgındı. Birkaç ay sonra Alkame, ondan tekrar bin dirhem borç istemek zorunda kaldı. Süleyman:
“–Pekâlâ, memnûniyetle!” dedi ve âilesine yönelerek:
“–Ey Ümmü Utbe! Şu yanındaki mühürlü keseyi getirir misin!” diye seslendi. Kadın keseyi getirdi. Süleyman, Alkame’ye:
“–Vallâhi işte senin ödediğin dirhemler! Ben onun bir tek dirhemini bile yerinden kımıldatmadım!” dedi. Bunun üzerine Alkame:
“–Allâh babandan râzı olsun! O hâlde alacağını tahsil için bana olan o kaba davranışının sebebi neydi?” dedi.
Süleyman:
“–Senden işittiğim hadisler!” cevâbını verdi. Alkame merakla:
“–Benden ne işitmiştin?” diye sorunca Süleyman şöyle dedi:
“–Sen, İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh-’dan, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şöyle buyurduğunu nakletmiştin:
«Bir müslümana bir şeyi iki kere borç olarak veren hiçbir müslüman yoktur ki, onun bu davranışı (karz-ı hasen ecrine ilâveten), o şeyi bir kere sadaka etmiş gibi de sevap olmasın!»
Bunun üzerine Alkame:
“–Evet, İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh- bana böyle haber vermişti!” diyerek onu te’yid etti. (İbn-i Mâce, Sadakât, 19/2430)
İşte bu güzel ahlâkı, İslâm büyüklerinin hâliyle hâllenen muhterem pederim Mûsâ Efendi -kuddise sirruh- da zarifâne bir şekilde tatbik ederdi. Onun da husûsî bir karz-ı hasen bütçesi vardı. Buradan ihtiyâcı olanlara takdim ederdi. Geri veremeyecek durumda olanların borcunu sadaka yerine sayar, iâde edilen meblağı da başka tarafa harcamayıp aynı gâye için kullanır ve Allâh için verdiği bu güzel borcu böylece devir-dâim ettirirdi. Bu nevî sâlih ameller, İslâm ahlâkına âit davranış güzelliklerinin müstesnâ tezâhürlerindendir.
Borç, veren için böyle kıymetli bir fazîlet olduğu gibi, alan için de teşvik edilen bir husustur. Aksi hâlde, yâni borç almama durumunda ihtiyaçlı, eğer çok şiddetli bir sıkıntıya düşerse o zaman onun yanlış yollara ve günâha bulaşma ihtimâli artar. Nitekim çok darda kaldığından dolayı bugün cemiyetimizde istemeyerek de olsa fâiz gibi bataklıklara düşen ihtiyaç sahipleri az değildir. İşte böyle kimselerin yanlış ve günaha yönelmeyip borç bulma yolunu tercih etmelerini teşvik sadedinde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyururlar:
“Borç, Allâh’ın hoşlanmadığı bir şeye âit olmadığı müddetçe, Allâh Teâlâ, borcunu ödeyinceye kadar borçlu ile birliktedir.” (İbn-i Mâce, Sadakât, 10)
Hâsılı, diğer İslâmî fazîletlerde olduğu gibi günümüzde bütün hassâsiyetlerine dikkat ederek bu borç verme ibâdetini de yaşatmak mecbûriyetindeyiz. Bu İslâmî güzelliğin canlı bir şekilde devâmı için de, onun ölçü ve prensiplerini derinlemesine idrâk edip uygulamak şarttır. Unutmayalım ki, yarın ebedî ikâmetgâha devrolunduğumuzda bu güzel fazîleti tatbik etmek için ne zenginin elinde bir fırsat, ne de muhtâcın elinde bir ihtiyaç kalacak.
Kısacası, geldiğimiz şu fânî âlem bir fırsatlar âlemi ve güzel ameller işleme diyârıdır. Bilhassa idrâk etmekte olduğumuz Ramazan-ı Şerîf30 ve bayram günleri, Rabb’imizin müstesnâ lutuf anları, kaybettiklerimizi telâfî etme ve yanlışlarımızın kefâretini ödeme fırsatlarıdır.
Fânî günleri, Ramazan ve bayram yapan hikmet ve sır, îmân ve onun heyecanını yaşayabilme, bilhassa ibâdet, zikir ve ictimâî yardımlaşmalar; garibe, kimsesize, yetîme uzanan gönüller ile süslenebilen demlerdir ki, bunlar, ölüm ötesindeki neşeli günlere bir rahmet meşalesidir.
Husûsiyle mâsiyetlerden affolunarak Ramazan’dan bayrama nâil olabilmek, mânevî bir zaferin kutlanışıdır. İlâhî bir kazanç ile ictimâî sevincin bir arada yaşanmasıdır.
Diğer taraftan dünya hayâtının âdeta kısa bir Ramazan mevsimi olduğunun idrâki içinde; Ramazan-ı Şerîf’in ulvî duygularını bütün hayâtımıza taşıyabilmeliyiz. Çünkü bu günler, bizim fânî ömrümüz içindeki en mühim fırsat demleridir. Eğer bu fırsat demleri, Ramazân-ı Şerîf bereket ve rûhâniyeti ile değerlendirilmişse, hiç şüphesiz yarın kıyâmet günü bizler için hakîkî ve ebedî bir bayram sabahı olur ki, bayramların en güzeli de elbette budur.
Behlül Dânâ Hazretleri ne güzel söyler:
“Bayram, güzel ve yeni elbiseler giyenler için değil, ilâhî azaptan emîn olup ebedî hüsrandan kurtuluşa erenler içindir. Yine bayram, güzel güzel binitlere binenler için değil, hatâ ve kusurlarını terk ederek hâlis bir kul hâline gelebilenler içindir…”
Yâ Rabbî! Bizleri, böyle bir gönül ufku ve güzelliği ile bu dünyadaki ve ebedî âlemdeki bayramlara ulaştır! Bu meyanda şu fânî âlemde bizlere ihsân eylediğin ilâhî fırsatları ve imkânları Sen’in rızâ-yı şerîfin istikâmetinde değerlendirebilmeyi ihsân eyle! Bizleri, mü’min kardeşlerinin sıkıntısını ve kederini izâle ederek âhiret sıkıntılarından kurtulan bahtiyarlar zümresine dâhil buyur!
Âmîn!..
