İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Îmândan İhsâna Mûsâ Efendi

Mü’minin sürekli olarak ilâhî müşâhede altında olduğunu idrâk etmesi ve bu hâlin kalbde sabitleşmesi demek olan ihsân, aynı zamanda herhangi bir iş ve davranışın en mükemmel ölçüler dâhilinde îfâ edilmesidir.

16 Temmuz 1999 târihinde ilâhî rahmete tevdî ettiğimiz Mûsâ Efendi -kuddise sirruh- Hazretleri’nin hayat tarzı ve üslûbu, beşerî münâsebetleri ve davranışları açısından da birbirinden müstesnâ bir nezâket, zarâfet ve letâfet misalleriyle doluydu. Yâni, onun hayâtı kısaca “ihsân” kıvamındaydı.

O derecede ki, latîfe yaparken bile, Allâh’ın müşâhedesi altında bulunduğu husûsundaki idrâk ve dikkatini za’fa uğratmama gayreti içinde olurdu. Onun bu güzel hâli, etrafındakilere hep ihsân duygusunu hatırlatırdı.

O büyük zât, “îmândan ihsâna” doğru olan üslûb ve muhtevâyı, bütün davranış ve sözlerinde kâmil bir sûrette gerçekleştirme azmi içindeydi. Onun nezih hayâtı, bu davranış zarâfet ve mükemmelliğinin zamanımızdaki en kâmil örneklerinden biriydi. O dâimâ, hâl ve kâl itibâriyle, kesintisiz ışık saçan ve ısıtan bir güneş gibi etrafına bu telkînin feyiz ve bereketini yayardı.

Kendisiyle az-çok vicâhî veya gıyâbî, yâni yakından veya uzaktan münâsebeti olan herkese müstesnâ bir feyiz mecrâı olan o Hak dostunun, kâinâttaki ilâhî nizâmın îcâbı olan âhengin bozulmasından gönlü bîzâr olurdu. Görebildiği yanlışlık ve eksikliği gidermek husûsunda derin bir dikkat ve hassâsiyetle hareket ederdi. Meselâ, en basitinden, duvardaki bir levhanın eğri durmasından veya bir seccâdenin rastgele serilmesinden bile rahatsız olurdu. Ya onu birisine düzelttirir veya bizzat kendi elleriyle düzeltirlerdi. Bir mecliste veya sohbette, odanın intizamsız olması, gelenlerin gelişigüzel oturması veya kapı eşiğinde birikmeleri onun dikkatinden uzak kalmaz, zevk-ı selîmini rahatsız ederdi.

Hak dostlarının davranış mükemmellik ve zarâfetini şu âyet-i kerîmeler ne kadar güzel sergiler:

وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا وَالَّذِينَ يَبِيتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّدًا وَقِيَامًا

“Rahmân’ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevâzu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara lâf attığında (incinmez ve incitmezler, sadece) «selâm» derler (geçerler). Gecelerini Rablerine secde ederek ve kıyâma durarak geçirirler.” (el-Furkan, 63-64)

Bu âyet-i kerîmeler ve bunların ardından gelen diğer âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hak, sâlih mü’minlerin husûsiyetlerini sekiz sıfatla özetlemektedir:

1. Yeryüzünde yürüyüşleri ve hareket tarzları mülâyimdir; gurur ve kibirden uzak, tevâzu ve vakar içindedir. Câhiller kendilerine sataşsalar dahî selâmetle neticelenecek söz söylerler. Etraflarına, merhametli ve mütehammil biri olarak güven ve huzur verirler. (Bkz. el-Furkan, 63)

2. Geceleri ibâdetle ihyâ ederler. Yatışları ve kalkışları hep Allâh için olur. (Bkz. el-Furkan, 64)

3. Şöyle duâ ederler: «Ey Rabb’imiz! Bizlerden cehennem azâbını defet! Çünkü onun azâbı geçici bir şey değildir.» (Bkz. el-Furkan, 65)

4. Harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar. (Bkz. el-Furkân, 67)

5. Allâh’tan başka bir ilâha yalvarmazlar. Allâh’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zinâ etmezler. (Bkz. el-Furkan, 68)

6. Yalan yere şâhitlik etmezler; boş bir şeye rastladıkları vakit vakar ile (oradan) geçip giderler. (Bkz. el-Furkan, 72)

7. Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında, kör ve sağır, yâni duygusuz davranmazlar. (Bkz. el-Furkan, 73)

8. Cenâb-ı Hakk’a: «Ey Rabb’imiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler ihsân et ve bizi takvâ sâhiplerine önder kıl.» diye niyazda bulunarak; âile hayatlarının ve nesillerinin dünya ve âhirette yüz ağartacak bir îmân, irfan ve ahlâk içerisinde olmasını, yetişip olgunlaşmasını talep ederler ve kendileri için arzuları da, takvâda en önde bulunmaktan ibâret olur. (Bkz. el-Furkan, 74)

Cenâb-ı Hak böyle sâlih mü’minlerin nâil olacağı ebedî neticeyi şöyle bildirir:

“İşte onlar, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamları ile mükâfatlandırılacaklar, orada hürmet ve selâmla karşılanacaklardır.” (el-Furkân, 75)

Kalb, beşerî ve tasavvufî temrinlere ilâve olan Allâh’ın lutf u keremiyle, tasfiye edile edile, yolun nihâyetinde öyle bir hâle gelir ki, sâhibini sûreten insan bırakmakla berâber, sîreten âdeta melekiyet derecesine yükseltir. Bu durumda olanlardan bâzıları, fezâdaki sonsuz yıldızlardan herhangi biri gibi, kendi âlemlerinde ve dışa karşı tam bir mahfiyet (gizlilik) içinde yaşarlar. Böyleleri bilinemez. Nitekim bir hadîs-i kudsî olduğu rivâyet edilen:

“Velîlerim kubbelerim altındadır; onları Ben’den başkası bilemez.” (Abdurrahman Câmî, Nefahâtü’l-Üns, s. 45) şeklindeki beyan da bu zümre hakkındadır.

Hak dostlarının bâzıları ise uhdelerine tevdî olunan irşâd vazîfeleri sebebiyle -belli ölçüde- bilinirler ve kendi zamanlarından geleceğe doğru bir hidâyet meş’alesi olarak, beşerî hayatta hizmetlerini devâm ettirmek üzere bekâ sırrından nasîb alırlar. Hâdiselerin perde arkasında bulunan sır, hikmet ve murâd-ı ilâhîyi kavrarlar. Bundan dolayı hikmete vukûfiyetin huzur ve sükûnu içinde yaşarlar. Onlar telâş ve endişe gibi birçok beşerî zaaftan korunmuşlardır.

Onlar için artık “abes” yoktur. “Yaratılmışı hoş gör Yaratan’dan ötürü.” ölçüsüyle başlayan mânevî terakkîde, hikmete îtibâr ile âlemin kâffesini ibret, muhabbet ve hayret hisleriyle dolu olarak seyre başlarlar.

İşte bütün bu ulvî hâl ve sıfatları kendisinde ömür boyu seyrettiğimiz Mûsâ Efendi’nin davranışlarındaki nezâket ve zarâfet mükemmelliğinin bir tezâhürü de, günlük hayâtın akışı içinde, Rabb’imizin her mahlûkuna merhamet ve muhabbetle nazar etmesiydi. O derecede ki, civârında barınan kedileri ve hattâ bahçesi üzerinden uçan güvercinleri, ikram ve ihsânıyla, bu engin merhametinden nasiplendirirdi.

Biz de “tahdîs-i nîmet” kabîlinden zikredelim ki, üzerimizdeki fikrî ve fiilî nîmetlerin gerçek müessirlerinden biri olan o Hak dostunun hayâtına hâkim olan davranış üslûbu mâhiyetindeki “îmândan ihsâna” mefhûmunu, son eserimiz olan “Tasavvuf”un serlevhasına yerleştirerek, onu “Îmândan İhsâna Tasavvuf” olarak adlandırmış bulunmaktayız.

Bu vesîleyle, o Allâh dostunu, bütün sevenleri ve talebeleri adına, burada en derin hürmet, muhabbet, kalbî duâ ve minnettarlığımızla yâd etmek ihtiyacını hissediyoruz.

Okuyucularımızdan, kendilerine Fâtihâ’lar lutfetmelerini istirham ederiz…

Nasihatlerinden Bir Demet

Merhum Mûsâ Efendi’nin talebelerine yazmış olduğu mektuplardaki nasihatlerinden bir demet sunuyoruz.

“Bir mü’minin gönül âlemi ve kemâli, davranışlarında sergilenir. Bu güzelliklerin en başta gelenlerinden birkaçı şöyledir:

Dâimî olarak alçak gönüllü olması, zamanlarının ve nefeslerinin kıymetini bilip israf etmemesi, Allâh’ın kullarını sevip onlarla çekişmemesi, muhâtaplarına dinî seviyesine göre muâmele etmesi, kabahat örtücü olması, haram ve helâle dikkat etmesi ve herkesin küçük gördüğü mâsiyetleri dahî büyük görmesidir. Zîrâ günahını küçük gören -hâşâ- Cenâb-ı Hakk’ın emir ve nehyini küçük görmüş olur.

Mevlâmızın rızâsı yolunda, bilhassa seher vakitlerini namaz, zikir ve duâlarla ziynetlendirelim. Başta âile efrâdımızın ve âile büyüklerimizin hizmetinde bulunalım. Dünyacılarla, yâni gaflete dalanlarla ülfeti azaltıp, sâlihlerle oturup kalkalım. Diğer akrabâlarımız ile muhtaçların hizmetinde olup, gerek lisânen gerek maddeten yardımda bulunalım. En önemlisi haram ve helâle titizlik gösterelim. Ayrıca çarşı-pazar işlerinde de dikkatli davranalım ki, kulluktan fire vermiş olmayalım.

Bir kul, merhameti ve ahlâkı nisbetinde Rabb’ine yakındır. Rabb’ine yakın bir kul da:

“Beni Rabb’im terbiye etti ve terbiyemi ne güzel kıldı.” (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 12) hadîs-i şerîfinin sırrına mazhar olur. Yâni Cenâb-ı Hakk’ın ahlâkıyla ahlâklanır ki, bundan daha şerefli ve fazîletli hiçbir şey olamaz.

Bütün hatâlar, nisyanlar, bocalamalar; zikirden gâfil olduğumuz, yâni Rabb’imizi unuttuğumuz anlarda husûle gelir. Zikrin mânevî hâlini devam ettirenlerde dünya kederi, üzüntüsü, hattâ lüzûmundan fazla dünyevî neş’e dahî bulunmaz. Dâimî huzur, sehâvet ve mahlûkâta şefkatli olmak, o boşluğun yerini doldurur. Yâni sevgi, dâimâ sevgi… Allâh Teâlâ Hazretleri, kendisini seven kulunu muhabbet deryâsına daldırır. Artık o kimse Cenâb-ı Hakk’ın sevdirdiği nisbette sevilmeye lâyık olanları sever.

Akıllı kişinin, Cenâb-ı Hakk’ın ilâhî azametini ve kendisine lutfettiği dünyevî ve uhrevî nîmetleri düşündükçe tevâzuu, alçak gönüllülüğü artar. Herkesi derecelerine göre sever. Haklı bile olsa kimse ile çekişmez.

Diğer taraftan akıllı kişi, hayâtın muvakkat yâni geçici olduğunu bilir. Böylece Mevlâ’sının rızâsını düşünür. Dolayısıyla daha dünyada iken, kalbindeki zulmet ve sıkıntı hâlleri huzur ve sürûra inkılâb eder. Hülâsa dünyada iken cennet hayâtına girmiş olur.

Bir insan mensub olduğu cemiyete, rızâ-yı ilâhî için güzelce hizmet etmeyi pek kıymetli bir vazife bilmelidir. Bir cemiyetin hayâtına, intizâmına, refahına hizmet eden kimse, o cemiyet içinde pek kıymetli bir varlık sahibi demektir. Binâenaleyh onun ecir ve mükâfâtı da o nisbette büyüktür.

Hadîs-i şerîfte:

“Bir kavme hizmet eden kimse, (ecir ve mükâfâta nâiliyet itibâriyle) onların en büyüğüdür.” (Deylemî, Müsned, II, 324) buyrulmaktadır.

Birçok kimseler, ibâdet ve tâate çokça yöneldikleri hâlde, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatı olan “settâru’l-uyûb”, yâni ayıpları örtücülük ve kusurları affedicilik hasletine lâkayd kalıyorlar. Bu sebeple de tam istenildiği gibi terakkî edemiyorlar. Hâlbuki bağışlamak ve kusur örtmek, güzel ahlâkın en ehemmiyetlilerinden biridir. Allâh Teâlâ biz kullarının sayısız kusur ve hatâlarını örtüp affettiği gibi, biz de affedici olmalıyız. Zirâ Allâh sevgisine sâhip olanlar, affetmeyi bilirler. Affedelim ki inşâallâh affolunuruz.

Rahatlığın ve ferahlığın yegâne anahtarı teslîmiyettir. Yâni ilâhî taksîme râzı olup helâle ve harama dikkat etmektir.

Sâlikler kısım kısımdır. Bir kısmı îtiyad hâline getirdiği evrâdını yapar ve karşılığında şüphesiz mükâfât verilir. Diğer bir kısım ise evrâdını yapmakla beraber dâimî olarak Cenâb-ı Hakk’ın huzûr-i ilâhîsinde bulunduğunu idrâk eder. Kur’ân-ı Kerîm’in ahkâmına riâyetkâr olur, kazâ ve kader hükümleri karşısında Hakk’a teslîmiyet gösterir. Onun her hareketi Hakk’ın rızâsına muvâfık düşer. Onun da kalb ve ruh âlemi buna göre değerlendirilir. Ne var ki bu zümre azdır, hattâ azın da azıdır.

Bütün hüner, bu dünya hengâmesinde ve binbir türlü meşgale içinde Hak Teâlâ ile beraber olabilmektir. Bu öyle hoş bir hâldir ki, Cenâb-ı Hakk’ın kuluna ulvî bir hediyesidir. Bu pek ulvî vazifeyi teemmül edebilirsek, dünyanın gel-geç oyuncaklarına aldanmaktan da kurtuluruz.

Cenâb-ı Hakk’ın, bir kuluna en büyük nîmetlerinden biri, o kuluna aczini bildirmesidir. Bu mâneviyat yolunda kazandığım belki de en büyük nîmet, hatâlarımı görmem oldu. Rabb’ime karşı müflisliğimi idrâk ettim. Böylece kimsenin hatâsını görmeye ve onunla uğraşmaya tâkatim kalmadı. Hamdolsun, bütün bunların şükrü içindeyim…”

Bütün bu muhabbet, merhamet ve istikâmet dolu îkaz ve nasihatler, onun “ihsân” kıvamındaki hayâtından bizlere akseden feyiz damlacıklarıdır.

Rahmetullâhi aleyh.