İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Îsâr

Abdullâh bin Câfer -radıyallâhu anh- bir seyahat esnâsında, bir hurma bahçesine uğradı. Bahçenin hizmetçisi siyâhî bir köle idi. Köleye üç adet ekmek getirmişlerdi. Bu sırada bir köpek geldi. Köle, ekmeklerden birini ona attı. Köpek ekmeği yedi. Öbürünü attı. Onu da yedi. Üçüncüyü de attı. Onu da yedi.

Bunun üzerine Abdullâh bin Câfer -radıyallâhu anh- ile köle arasında şöyle bir konuşma oldu:

“–Senin ücretin nedir?”

Siyahî köle:

“–İşte gördüğünüz üç ekmek.”

“–Niçin hepsini köpeğe verdin?”

Köle:

“–Buralarda hiç köpek yoktu. Bu köpek uzak yerden gelmiştir. Aç durmasına gönlüm râzı olmadı.” dedi.

Abdullâh -radıyallâhu anh-:

“–Peki bugün sen ne yiyeceksin?”

Köle:

“–Sabredeceğim, günlük hakkımı Rabb’imin bu aç mahlûkuna devrettim.” dedi.

Abdullâh -radıyallâhu anh-:

“–Sübhânallâh! Bir de benim çok cömert olduğumu söylerler. Bu köle benden daha cömertmiş!” buyurdu.

Ardından da o köleyi ve hurma bahçesini satın aldı ve köleyi âzâd edip, hurmalığı ona bağışladı. (Gazâlî, Kimyâ-yı Saâdet, s. 440)

Böyle müşfik, merhametli ve derin duygulu şahsiyetler yetiştiren İslâm, ictimâî nizamda fakir ve zengin arasındaki husûmet ve hasedi izâle etmek, dengeyi muhâfaza ve muhabbeti temin etmek için zekâtı farz kılmıştır. İslâm kardeşliğini daha ileri bir seviyede gerçekleştirmek ve her mü’mini “ganî bir gönle sâhib kılmak” için vicdânî bir mecbûriyet olan infâkı teşvîk etmiş ve onu da “îsâr” ile zirveleştirmiştir. Zîrâ dînin asıl gâyesi, Allâh’ın birliğini tasdikten sonra güzel insan, zarif insan ve derin insan yetiştirebilmek sûretiyle cemiyete huzûru hâkim kılmaktır.

Bu olgunlaşma, ancak gönülde tezâhür eden şefkat ve merhamet hissi ve onun en güzel bir tezâhürü olarak da kendi imkânını paylaşabilmek, hattâ bunun da ötesinde îsâr tâbir olunan ve kendi ihtiyâcına rağmen sâhib olunan nîmetlerden vazgeçerek onları dahî infâk edebilme fazîlet ve seviyesine ulaşabilmektir.

Merhamet, bir müslümanın kalbinde hiç sönmeyen bir ateştir. Merhamet, insanlığımızın bu âlemdeki en mûtenâ cevheridir ki, kalb yoluyla bizi Hakk’ın vuslatına istikâmetlendirir. Merhametli mü’min, cömert, mütevâzî, hizmet ehli ve aynı zamanda ruhlara nizâm ve hayat aşısı yapan bir gönül doktorudur. Yine merhametli mü’min, her sahadaki hizmetini sevgi ve şefkat ile yapmasını bilen, ümit ve îmân kaynağı bir varlıktır. O, ruhlara huzur bahşeden her gayretin ön safında bulunur. Yine o, sözü ile, yazısı ile, hâli ile her sefâlet, çile ve ıztırabın civârında yerini alır. O, dertlinin, muzdaribin yanında, sahipsizlerin ve ümitsizlerin baş ucundadır. Zîrâ bir mü’minde îmânın ilk meyvesi rahmet ve merhamettir. İnsanlığın ahlâkı da Kur’ân ile tamamlanmıştır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’i açtığımızda karşımıza çıkan ilk sıfât-ı ilâhiyye “Rahmân” ve “Rahîm”dir. Rabb’imiz, yüce zâtını, “merhametlilerin en merhametlisi” olarak müjdeler ve kuluna kendisinin ahlâkıyla ahlâklanmasını emir buyurur. Dolayısıyla Hakk’a muhabbetle dolu bir mü’min yüreğinin, Rabb’in bütün mahlukâtını şefkat ve merhametle kuşatması îcâb eder. Rabb’i sevmenin netîcesi, O’nun mahlûkâtına muhabbet ve merhametle yönelmektir. Seven, sevilene karşı sevdiği ölçüde fedâkârlık yapmayı bir zevk ve vazîfe olarak telakkî eder. Allâh’ın mahlûkâtına infak, Allâh’a muhabbet demektir.

Gerçekten Allâh için vermenin umûmî ismi olan sadaka ve infâkın nev’i çoktur. Bunların zirvesi ise ifâde ettiğimiz gibi îsârdır. Bu, başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarına tercih etme fazîletidir. Her olgun mü’minin vicdânen mükellef bulunduğu diğergâmlık ve hassâsiyetin en yüksek noktadaki bir tezâhürüdür. Nitekim Muhammed Hakîm-i Tirmizî -kuddise sirruh-’a:

“–Vermek nedir?” diye sordular. Hazret cevâben:

“–Vermek, başkasının sevinci ile huzur bulmaktır.” buyurdu.

Îsârın feyizli iklîmine girebilmek, ancak rakîk kalblerin ve ince ruhların kârıdır. Zîrâ asıl îsâr, fakirlikten korkmaksızın verebilmektir. Bu hâl, en güzel ve mükemmel sûrette peygamberler ve ehlullâhın hayatlarında sergilenmiştir. Elbette böyle bir zirveye çıkabilmek ve o yüce yıldızlara ulaşabilmek herkesin harcı değildir. Ancak o ufuklara ne kadar yaklaşabilirsek o kadar değerli nasipler elde edeceğimiz hakîkatine binâen, îsâr hususunda en ufak bir adım dahî bizler için vazgeçilmez bir ebedî kârdır.

Ebû Hureyre -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre; bir adam Peygamber Efendimiz, -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Ben açım.” dedi.

Rasûlullâh Efendimiz, hanımlarından birine haber salarak yiyecek bir şeyler göndermesini istedi. Fakat mü’minlerin annesi:

“–Seni peygamber olarak gönderen Allâh’a yemin ederim ki, evde sudan başka bir şey yok.” dedi.

Diğer hanımlarının da aynı durumda olması üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına dönerek:

“–Bu gece bu şahsı kim misafir etmek ister?” diye sordu.

Ensâr’dan biri:

“–Ben misâfir ederim, yâ Rasûlallâh!” diyerek o yoksulu alıp evine götürdü. Eve varınca hanımına:

“–Evde yiyecek bir şey var mı?” diye sordu. Hanımı:

“–Hayır, sadece çocuklarımın yiyeceği kadar bir şey var.” dedi. Sahâbî:

“–Öyleyse çocukları oyala. Sofraya gelmek isterlerse onları uyut. Misafir içeri girince de lambayı söndür. Biz de sofrada yiyormuş gibi yapalım.” dedi.

Sofraya oturdular. Misafir karnını doyurdu; onlar da aç yattılar.

Sabahleyin o sahâbî, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına gitti. Onu gören Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Bu gece misafirinize yaptıklarınızdan Allâh Teâlâ ziyâdesiyle memnun oldu.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 10; Müslim, Eşribe, 172)

Hak dostlarından Ramazanoğlu Mahmud Sâmî Hazretleri, hukuk tahsili yapmış olmalarına rağmen, bir kul hakkına girmek korku ve endişesiyle bu meslekle iştigâl etmeyip, Tahtakale’de bir işyerinin muhâsebe defterini tutmayı tercih etmişlerdi. Hazret, işe gitmek için vapurla Karaköy’e geçerdi. Karaköy’den Tahtakale’ye kadar ise, dolmuşa binmek yerine, bu ihtiyâcından fedâkârlık yaparak yürüyerek gider, o dolmuş parasını da infak ederdi. Büyüklerin bu yüksek ahlâk ve hâlleri bizler için ne güzel bir nümûnedir.

Hakîkaten, şahsî rahat ve konfordan, evlerin dekorundan, günlük harcamalardan yapılacak küçük fedâkârlıklarla bile olsa, bu yüce ahlâktan herkes nasîbince hisse almaya çalışmalıdır.

Îsâr, cömertliğin de zirvesidir. Zîrâ cömertlik, malın fazlasından kendine lâzım olmayanı vermektir. Îsâr ise, muhtâc olduğu bir şeyi kendisinden koparıp vermesidir. Îsârın mânevî mükâfâtı da kulun fedâkârlığı nisbetindedir. Cenâb-ı Hak, Mekkeli muhâcirlere imkânlarını devreden ve onların ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarına tercih ederek gideren Ensâr-ı Kirâm’ı şöylece methediyor:

“…Kendileri zarûret içinde bulunsalar bile, onları nefslerine tercih ederler (îsâr ederler). Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (el-Haşr, 9)

Yermuk Seferi’nde şehîd olmak üzere bulunan üç yaralı mücâhide ayrı ayrı verilmek istenen suyu her biri diğerine havâle etmiş, neticede hiçbirine vefât etmeden yetişilip su verilememiş ve hepsi de son nefeslerinde bir yudum suya hasret kalarak şehîd olmuşlardır.

İbn-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre ashâb-ı kirâmdan birisine bir koyun kellesi gönderilmişti. O zât:

“–Falanca benden daha açtır, ona götürün.” dedi. Öteki zât da aynı şeyi söyledi. Böylece kelle, yedi kişiyi dolaştıktan sonra, tekrar evvelki adama geldi. Çünkü en aç olanı o idi.” (Gazâlî, İhyâu Ulûmiddîn, c. III, s. 571)

Yine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın Şam’a gidişinde deveye binme sırası kölesine geldiğinde şehrin kapısına varmış olmalarına rağmen deveye ısrarla kölesini bindirmesi ve kendisi yaya, kölesi ise devenin üzerinde olduğu hâlde Şam’a girmesi, kâ’bına varılmaz bir infak tezâhürüdür. Buna göre infak her zaman mal ile yapılmaz. Böyle tavırlar da bir çeşit infak demektir.

İnfâkın en yüksek derecesi olan îsâr, kendinden koparıp verme, kendi hakkını din kardeşine devretme hâdisesidir. Peygamber, sahâbî, evliyâullâh ve sâlih kullara âit yüksek seviyede bir infak keyfiyetidir.

Hazret-i Ali -kerremallâhu vecheh- ile Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhâ-’nın şu hâlleri, îsârın hakîkatini ne güzel ifâde eder:

İbn-i Abbas -radıyallâhu anh-’ın bildirdiğine göre Hazret-i Ali ve zevce-i tâhireleri Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhümâ-, evladları Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin’in hastalıktan selâmet bulmaları üzerine üç gün adak orucu tutuyorlardı. İlk gün iftarlık olarak arpa unundan bir yemek yapmışlardı. Tam iftar edecekleri sırada kapıları vuruldu. Gelen, aç ve yoksul biriydi. Mübârek âile, ellerindeki yemeği cân u gönülden Allâh için fakire ikram edip kendileri su ile iftar ettiler. İkinci gün olup iftar vakti geldiğinde bu sefer kapıya bir yetim gelmişti. O günkü yiyeceklerini de yetime verip yine su ile iftar ettiler. Üçüncü gün ise iftar vakti bir esir yardım istemek için kendilerine mürâcaat edince büyük bir sabır ve diğergâmlık örneği göstererek iftarlıklarını esire bağışladılar.

İnfaktaki bu ka’bına varılmaz cömertlik, başkalarını nefsine tercih ediş ve bu yüce ahlâk, gelen âyet-i kerîme ile ilâhî te’yîd ve tebrîke mazhar olmuştu.

Allâh Teâlâ buyurur:

“Kendileri istekli oldukları hâlde yemeklerini yoksula, öksüze ve esire verirler ve onlara: «Bunu size Allâh rızâsı için yediriyoruz. Sizden karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Biz Rabb’imizin sert, belâlı bir gününden korkarız.» derler. Allâh da onları o günün fenâlığından korur. Yüzlerine parlaklık gönüllerine sevinç verir.” (el-İnsân, 8-11)

Asr-ı saâdetten diğer bir îsâr manzarası da şudur:

Bedir Harbi sonrasında esirler, ikişer-üçer ashâb-ı kirâm arasında taksim edilmiş ve Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu esirlerin hoş tutulmasını emir buyurmuştu.

O vakit esirler arasında bulunan, Mus’ab bin Umeyr’in kardeşi Ebû Uzeyr der ki:

“Yanlarında esir bulunduğum Ensar, yemek vakitleri geldiğinde kendileri hurma ile idâre eder, ekmek ve katıklarını bana verirlerdi. Ben bu vaziyetten utanır, yemeği onlara teklif ederdim. Fakat onlar kabul etmezlerdi. Zîrâ Allâh Rasûlü, onlara, esirlere iyi bakmalarını emretmişti.” (Ramazanoğlu Mahmud Sâmî, Bedir Gazvesi, s. 93)

Yaratılmışların hiçbiri, sehâvet, infak ve îsârda, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile kıyaslanamaz. O, cömertliğin her çeşidinin en üst seviyesinde idi.

Allâh yolunda, O’nun dînini açıklamak, kulları doğru yola istikâmetlendirmek, açları doyurmak, câhillere öğüt vermek, ihtiyaç sahiplerinin hâcetlerini görmek ve ağırlıklarına tahammül etmek gibi ilim, mal ve nefs cömertliğinin hepsi kendisinde mevcud idi.

Kureyş müşriklerinin ekâbirinden Safvan bin Ümeyye, müslüman olmadığı hâlde Huneyn ve Taif gazâlarında, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanında bulunmuştu.

Cîrâne’de toplanan ganimet mallarını gezerken Safvan’ın bunlara büyük bir hayret içinde baktığını görmüş ve Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Pek mi hoşuna gitti?” diye sormuş.

“–Evet.” cevabını alınca:

“–Al hepsi senin olsun!” buyurmuştur.

Bunun üzerine Safvan kendisini tutamayarak:

“–Peygamber kalbinden başka hiçbir kalb bu derece cömert olamaz.” diyerek şehâdet getirmiş ve îmân ile şereflenmiştir. (Vâkıdî, Meğâzî, II, 854-855)

Gerçekten de îsâr, ikrâmın en ihtişamlısıdır. Düşünmelidir ki Rasûlullâh, sahâbe ve sâlih kulların böyle ikramları vesîlesiyle nice küfründe inad eden insan insafa gelmiş, nice düşman dost olup hidâyet bulmuş ve nice mü’minin mü’min kardeşine muhabbeti artmıştır.

Allâh Rasûlü hiçbir zaman, kendisinden istenen, yapabileceği bir talebi geri çevirmezdi. Bir defa kendisine doksan bin dirhem isâbet etmişti. Bunu bir hasırın üzerine döktü. Gelen muhtaçlara infâk ederek onu tamamen bitirdi.

Birr

Kur’ân-ı Kerîm’de “birr” diye tâbir olunan, “sevdiklerinden infak edebilmek” fazîleti de tıpkı îsâr gibi yüksek seviyedeki bir infak keyfiyetidir.

Ahlâkî fazîletlerin hepsinde ideal bir nümûne olan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hiç şüphesiz bu hususta da kâbına varılmaz bir zirve şahsiyettir. O’nun küçücük bir şeyde bile mü’min kardeşini kendi nefsine tercih etmek husûsundaki hassâsiyetinden bir misal şöyledir:

Birgün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir misvak dalından iki misvak yaptı. Misvakların birisi eğri, diğeri düz ve güzel idi. Rasûl-i Ekrem, misvakların güzel olanını yanındaki sahâbîsine verdi ve eğri olanını kendisine ayırdı. Sahâbî:

“–Bu güzel misvak, size yakışır yâ Rasûlallâh!” deyince, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Bir saat bile olsa, bir kimse ile arkadaşlık edene, arkadaşlık hakkına riâyet edip etmediği sorulur.” buyurdu ve bu hakkın îsâr ve birr anlayışı ile, yâni mü’min kardeşini kendi nefsine tercih edip sevdiğinden infak etmekle ödeneceğini anlatmış oldu. (Gazâlî, İhyâu Ulûmiddîn, c. II, s. 435)

Aşağıdaki şu kıssa da, bu keyfiyetteki bir infâkın fazîletine ne güzel bir misâldir:

Birgün ashâb-ı kirâm, Mescid-i Nebî’de toplanmış, Rasûlullâh’ın feyizli sohbetini dinlemekteydiler. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir ara şu âyet-i kerîmeyi tilâvet buyurdular:

لَن تَنَالُواْ الْبِرَّ حَتَّى تُنفِقُواْ مِمَّا تُحِبُّونَ وَمَا تُنفِقُواْ مِن شَيْءٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ

“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe aslâ “birr”e (yâni hayrın kemâline) eremezsiniz! Her ne infak ederseniz, Allâh onu hakkıyla bilir.” (Âl-i İmrân, 92)

Derin bir vecd içinde Rasûlullâh’ı dinleyen ashâb-ı kirâm, bu âyet-i kerîmeyi de kendi iç dünyalarının derinliklerinde hissedebilmenin ve bu nebevî dâvetin muhtevâsında ne varsa hepsini infak edebilmenin muhâsebesine dalmışlardı. Birden bir sahâbînin ayağa kalktığı görüldü. Yüzünde nûr-i ilâhî parlayan bu mübârek sahâbî Ebû Talha -radıyallâhu anh- idi. Ebû Talha’nın Mescid-i Saâdet’e yakın, içinde altı yüz hurma ağacı bulunan kıymetli bir bahçesi vardı ve burayı pek severdi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i sık sık dâvet edip ikramlarda bulunarak da bahçesini bereketlendirirdi.

Ebû Talha -radıyallâhu anh- şöyle dedi:

“–Yâ Rasûlallâh! Benim servetim içinde en kıymetli ve bana en sevimli olan, işte şu şehrin içindeki, Beyruha diye bilinen bahçemdir. Bu andan itibâren onu Allâh ve Rasûlü’ne bırakıyorum. Umarım ki bu sâyede Rabb’im beni birre (hayrın kemâline) ulaştırır ve onu bana âhiret azığı eyler. Yâ Rasûlallâh, artık bu bahçede Allâh’ın sana gösterdiği istikâmette tasarruf et.”21

İşte Ebû Talha’ya bu fedâkârlığı yaptıran ahlâk-ı hamîdenin ruhlarda kökleşmesi hâlinde ortaya çıkacak güzelliğin insanlık sathında revaç bulmasıyla, yeryüzünde nasıl bir asr-ı saâdet iklîminin oluşacağını tahmin etmek hiç de zor değildir.

Allâh Rasûlü, hiçbir şeyi olmayanı dahî infak seferberliğine teşvik ederdi. Meselâ Ebû Zer -radıyallâhu anh- ashâbın en fakirlerinden olduğu hâlde onu bile infâka dâvet eder ve şöyle buyururdu:

“–Yâ Ebâ Zer! Çorba pişirdiğin zaman suyunu çok koy ve komşularını gözet!” (Müslim, Birr, 142)

Mü’min, karanlık bir gecenin mehtâbı gibi nûrlu, derin, hassas, rakîk, diğergâm, cömert, merhametli, şefkat sâhibi ve infak heyecânıyla dolu olmalıdır.

Günümüzde de imkân nisbetinde ciddî bir infak ve îsâr seferberliğine ihtiyaç vardır. Unutmayalım ki muzdarip ve muhtaç insanların yerinde biz de olabilirdik. Bu sebeple hasta, muzdarip, garip, kimsesiz, muhtaç ve aç kimselere infak ve îsârımız Rabb’imize karşı bir şükür borcudur. Elimizdeki nîmetleri muhtaçlarla paylaşalım ki, memnûn ve mesrûr ettiğimiz gönüller, dünyada rûhâniyetimiz, âhirette imdâdımız, cennette saâdetimiz olsun.

Yâ Rabbî! Merhametin bütün tezâhürleri, gönül hayâtımızın tükenmez hazînesi olsun! Rabb’imiz! Âlemlerin Efendisi’nin ve onun izinden yürüyen İslâm büyüklerinin îsârla dolu hayatlarından bizlere de hisseler nasîb eyle!

Âmîn!