İstiğnâ
Ashâb-ı Kirâm, her şeyini Mekke’de bırakıp Medîne’ye hicret ettiği sıralarda Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Muhâcirlerden Abdurrahmân bin Avf ile Ensâr’dan Sa’d bin Rebî -radıyallahu anhümâ- arasında kardeşlik kurmuştu. Sa’d bin Rebî, Abdurrahman bin Avf’a:
“–Ben, mal bakımından Ensâr’ın en zenginiyim. Malımın yarısını sana ayırdım. İşte malım, buyur.” dedi.
Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh- ise bütün bunlardan müstağnî bir tavırla ona:
“–Allâh malını ve imkânlarını sana hayırlı ve mübârek eylesin kardeşim. Benim bunlara ihtiyâcım yok. Sen bana çarşının yolunu gösteriver, kâfî…” dedi.
Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh- çarşıya gidip ticârete başladı. Çok geçmeden epeyce bir kazanç sağladı ve ağniyâ-yı şâkirîn (şükreden zenginler) zümresine dâhil oldu.
Aradan yıllar geçti ve mü’minler İslâm’ın güçlü ve ihtişâmlı devrini idrâk ettiler. Birgün iftar vaktinde Abdurrahman bin Avf -radıyallâhu anh-’ın önüne, oğlu birkaç çeşit yemek koyduğunda, o bundan mahzûn olarak:
“–Mus’ab bin Umeyr şehîd olduğu zaman, cesedini örtecek bir kefen bulunamadı. Üzerine sarılan kefen kısa geldi; başı örtülse ayağı, ayağı örtülse başı açık kalıyordu. Sonunda kefenini başına doğru çektik ve ayaklarını da güzel kokulu bir ot ile örttük! Hazret-i Hamza -radıyallâhu anh- şehîd olduğunda da, üzerini ihtiyar kadınların giydiği eski bir hırka ile örtmüşlerdi.
Bana ise, Cenâb-ı Hak dünyada bu kadar çok nîmet bahşediyor. Acabâ ukbâda tenkîs mi edecek?! Acabâ âhiretteki hakkımı bu dünyada mı tüketiyorum? Yarın Allâh’ın huzûrunda bu nîmetlerin hesâbını nasıl vereceğim?!” dedi ve yaşlı gözlerle sofrayı terk etti.
İşte İslâm büyüklerinin, Hak yolunda kalben sergiledikleri üstün bir kulluk ve dünyaya karşı alâkalarını aksettiren ne güzel bir zühd ve istiğnâ hâli. Zîrâ onların âleminde zühd, Allâh sevgi ve korkusu ile O’ndan başka her şeyin kalbde değerini yitirmesi, gönülde bir kıymet ifâde etmemesi; istiğnâ da, zühdün üst seviyesi olarak kalben yaşanmaktaydı.
Buna göre istiğnâ, ham hüviyetten kurtulup kemâle eren sâlih ve sâdıkların sahip oldukları kalbî bir vasıftır. Gönül zenginliği ile eldekine kanaat ederek, daha fazlasına ve başkasının elindekine tenezzül etmemektir. Yine istiğnâ:
“Kanaat, bitmez-tükenmez hazînedir.” (Deylemî, Müsned, 4699) hadîs-i şerîfi mûcibince, kalbin Hak Teâlâ ile yakınlık netîcesinde mânen zenginleşerek huzura ermesidir. Zîrâ kanaatle zenginleşen bir kalb, dünyevî endişe ve korkulardan selâmet bulur. Rûh, sonsuzluğu idrâk eder ve böylece mü’minde fânî hazların câzibesi, ömrünü tüketir.
Bu hâli en güzel bir kemâlât ile yaşayarak kalben zirveleşen Hak dostlarının hayatları istiğnâ misâlleriyle doludur:
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın halîfeliği zamanında Sûriye, Filistin, Mısır gibi beldeler fethedildi ve İran toprakları baştanbaşa İslâm devletinin sınırlarına dâhil oldu. Bizans ve İran’ın zengin hazîneleri İslâm dünyasının merkezi olan Medîne-i Münevvere’ye akmaya başladı. Mü’minlerin refah seviyesi ziyâdeleşti. Fakat mü’minlerin halîfesi Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, bu refah seviyesine karşı müstağnî kalmış bir gönül zirvesinde, devletin ihtişâmına, beytü’l-mâlin zenginliğine rağmen, yamalı elbisesiyle hutbe okuyordu. Bâzen borçlanıyor, sıkıntı içinde hayâtını idâme ettiriyordu. Çünkü o, hazîneden ancak kifâyet miktarı bir tahsisât almayı tercih ediyor ve bununla da zor geçiniyordu.
Ashâbın ileri gelenleri onun bu hâline daha fazla dayanamadılar. Halîfenin nafakasını artırmayı düşündüler. Fakat bunu teklif etmekten çekindikleri için Hazret-i Ömer’in kızı ve aynı zamanda Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in zevcesi Hazret-i Hafsa -radıyallâhu anhâ-’ya başvurdular. İsimlerini vermeyerek babasına bu teklifi arz etmesini istediler. Hafsa -radıyallâhu anhâ-, ashâbın bu teklifini babasına açtı. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in gün boyu açlık çekip de karnını doyuracak bir tek hurma bile bulamadığı günlere şâhid olmuş olan Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-,22 kızı Hafsa’ya:
“–Kızım! Rasûlullâh’ın yeme-içme ve giyimde hâli nasıldı?” diye sordu.
“–Kifâyet miktarı (ancak yetecek derecede) idi.” cevâbını alınca, Hazret-i Ömer sözüne şöyle devâm etti:
“–İki dost (Hazret-i Peygamber’le Ebû Bekir) ve ben, aynı yolda giden üç yolcuya benzeriz. Birincimiz (Hazret-i Peygamber) makâmına vardı. Diğeri (Ebû Bekir) aynı yoldan giderek birinciye kavuştu. Üçüncü olarak ben de arkadaşlarıma ulaşmak isterim. Eğer fazla yükle gidersem, onlara yetişemem! Yoksa sen, bu yolun üçüncüsü olmamı istemez misin?” dedi.23
Şüphesiz ki Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın bu tavrı, yüksek bir kalbî duyuşun eseridir. Hak ve hukuku bilfiil yaşayarak âleme adâlet tevzî eden Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın sayısız fazîlet menkıbeleri, mânevî eğitimde örnek alınacak en güzîde nümûnelerdendir.
Gerçekten insanlar, sanatkâr ve dâhîleri takdîr ederler. Lâkin onların şahsî davranışlarını taklîde yönelmezler. Taklîd edilenler, sağlam karakterli, vakarlı ve müstağnî şahsiyetlerdir. Ancak böyle kimselerin yüksek ve zirve kişilikleri hayatlarından sonra da ümmete bir ibret sergisi ve fazîlet tâlimi olarak nakledilir.
Allâh Rasûlü’nün şahsiyetine hayrân olup O’nun izinden giden ashâb;
“İslâm’a iletilip kendine yetecek bir rızıkla yetinen kişiye ne mutlu.” (Tirmizî, Zühd, 35) buyuran Varlık Nûru’nun dünyaya bakış tarzını kendi hayatlarına hâkim kılmadıkça bu ulvî kâfileye yetişilemeyeceğinin idrâki içindeydiler. Onlar, nebevî terbiye ile eğitim gördüklerinden, ümmete fazîlet ölçüleri sergileyen rehber insanlar oldular. Kendisi muhtaç olduğu hâlde bir başka muhtaç din kardeşini gördüğünde nefsinden ferâgat ederek mü’min kardeşini nîmete daha lâyık görebilme ve imkânını ona devredebilme fazîletini insanlığa yine onlar tâlim ettiler.
Nitekim Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz buyurur ki:
“Rasûlullâh’ın evinde asla doyuncaya kadar yemezdik. Dilesek doyabilirdik. Fakat (mü’min kardeşlerimizi nefsimize tercih ederek) îsâr ederdik.”
Hazret-i Câbir -radıyallâhu anh- da, Hendek savaşı öncesinde büyük hendeklerin kazıldığı o zor zamanlardaki bir hatırasını şöyle nakleder:
“Biz hendek kazarken çok sert bir kayaya rastladık. Ashâb, Rasûlullâh’a gelip, durumu arz edince Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bizzat hendeğe indi. Kazmayı eline alıp indirince o sert kaya kum gibi dağıldı. Bu mûcizevî tecellî cereyân ederken gördük ki, Allâh’ın Rasûlü açlıktan karnına taş bağlamış. Zîrâ orada kaldığımız üç gün boyunca hiçbir şey yememiştik. Bunun üzerine:
“–Yâ Rasûlallâh! Eve kadar gitmeme müsâade buyurunuz.” dedim. İzin verdi. Eve geldim ve zevceme:
“–Ben Rasûl-i Ekrem’in hâline dayanamıyorum. Evimizde yiyecek bir şey yok mu?” dedim. Zevcem:
“–Biraz arpa ile bir keçi yavrusu var.” dedi.
Ben oğlağı kestim, âilem arpayı öğütüp ekmek yaptı. Eti de tencereye koyduk. Ekmek pişmek üzere ve tencere taşlar üzerinde kaynamakta iken Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gidip:
“–Biraz yemeğimiz var. Bir-iki kişiyle bize buyurunuz.” diye ricâ ettim.
Peygamber Efendimiz:
“–Ne kadar yemeğiniz var?” diye sordu. Olanı söyledim.
“–Hem çok, hem de iyi! Âilene; «Ben gelinceye kadar tencereyi ateşten indirme, ekmeği de fırından çıkarma!» diye tenbih et.” buyurdu. Ashâbına da: “Kalkınız!” emrini verdi. Muhâcirler ve Ensâr hep birlikte kalktılar.
Bunun üzerine âileme gidip (yemeğin azlığı ve zâhiren kâfî gelmeyeceği endişesiyle o an için küçük bir şaşkınlık yaşayarak):
“–İşte Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Muhâcir, Ensâr ve bunlara katılan diğerleriyle berâber geliyorlar.” dedim.
Âilem:
“–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hazırlığımızın ne kadar olduğunu sormadı mı?” dedi.
“–Evet, sordu.” dedim.
“–Öyleyse müsterih ol.” dedi.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gelenlere:
“–Giriniz, sıkışmayınız.” buyuruyor, ekmek kesiyor, üzerine et koyuyor, etin suyunu da bunun üstüne döküyordu. Nihâyet bütün ashâb doydu. Yemekten bir miktar da arttı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, âileme hitâb ederek:
“–Bunu ye ve komşularına ikrâm et. Çünkü açlık ortalığı kapladı.” buyurdu.” (İmâm Nevevî, Hadislerle İslâm, s. 363)
Bu hadîs-i şerîfte de ifâde edildiği vechile Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yemeğe birkaç kişiyle kendisinin dâvet edilmesine mukâbil, gönlü bu hâle râzı olmayıp diğer ashâbı da beraberinde götürerek rahmet ve şefkat dolu gönlünün diğergâmlık vasfını sergilemiş ve “ümmetî, ümmetî” sırrını tezâhür ettirmiştir. Ayrıca dâvet evine vardıklarında, elbette bütün ashâbın önce O’nun yemesi arzusuna rağmen, Rasûlullâh’ın evvelâ sahâbesine ikramda bulunup onlarla beraber doyması, üstelik bizzat hizmet etmesi ve bütün ashâbı doyurduktan sonra ev halkının kalan yemeği dağıtmasını istemesi, O’nun gönlündeki engin merhamet ve şefkatin kâ’bına varılmaz sayısız tezâhürlerindendir ki, bizler de O’nun bu şefkatine sığınıyor ve: «Şefâat yâ Rasûlallâh!» diyoruz.
Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yaşadığı zühd ve takvâ hayâtıyla, darlıkta olduğu gibi bollukta da dâimâ aza kanaat eder, Allâh Teâlâ’ya şöyle ilticâ ederdi:
“Allâh’ım! Muhammed âilesinin azığını kifaf miktarı (yetecek kadar) kıl.” (Buhârî, Rikak, 17)
Yine Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın anlattığına göre Ensâr’dan kendisini ziyârete gelen bir kadın, Rasûlullâh’ın yatağının katlanmış bir şilteden ibâret olduğunu görünce, koşarak evine gidip içi yün dolu bir yatak getirmişti. Yatağının değiştiğini gören Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bundan hoşlanmadığını belirterek Hazret-i Âişe’ye:
“–Yâ Âişe! O yatağı geri ver. Allâh’a yemîn ederim ki, şâyet isteseydim Allâh altın ve gümüşten dağları benimle yürütür, emrime verirdi.” buyurmuştur. (Ahmed bin Hanbel, Kitâbü’z-Zühd, s. 30)
Hayat ve hâdiseler karşısında bu nebevî üslûbu benimseyenlerin şiârı olan “zühd” ve “takvâ” bâzen yanlış anlaşılmaktadır. Bunların, dünya nîmetleri ve zenginlikten tamamen el-etek çekmek olduğu zannedilmektedir. Hâlbuki ancak varlıkla îfâ edilebilen mâlî ibâdetler de Hak katında çok kıymetlidir. Kur’ân-ı Kerîm’de 200 yerde infak kelimesi geçmektedir. İslâm’ın beş temel esâsından ikisi olan hac ve zekâtın îfâsı, dînen zenginliğin asgarî ölçüsü sayılan nisâb miktarı dünyalığa sahip olmakla mümkündür. Ayrıca “veren el”in “alan el”den üstün olduğu yolundaki İslâmî kâide24 de bu ibâdetlerin nisâbına sahip olmayı teşvîk eden diğer bir keyfiyettir. O hâlde zühd, dînin teşvîk ettiği bir husûsa aykırı olamaz.
Günah ve gaflete düşmek korkusuyla dünya nîmetlerine müstağnî davranmanın, zühd ve takvâ îcâbı olduğu bir gerçektir. Lâkin, bu istiğnâ kalbîdir; fiilî ve zâhirî değildir. Yâni zühd ve istiğnâ, dünya nîmetleri ile meşgûl olmakla birlikte onları kalbe sokmamaktır. Bu itibarla zühd, fakirlik değil; zengin-fakir her mü’mine gereken kalbî bir tavırdır.
İlâhî takdîr netîcesinde zâhiren fakr u zarûret içinde yaşayan bir kimse, kalben dünyevî arzular peşinde sürüklenmekteyse, zühd ve istiğnâ ehli sayılamaz. Zîrâ zühd ve istiğnâ, kaderin sevkiyle mecbûren aza kanaat değil; irâdî olarak kalbi dünyaya esîr olmaktan muhâfaza etmektir.
Nitekim şu kıssa, bu düstûru ne güzel îzâh etmektedir:
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin yetiştirdiği büyük velîlerden Muhammed Pârisâ Hazretleri, hacca giderken yolu üzerinde uğradığı Bağdad şehrinde genç bir sarrafa rastlar. Gencin birçok müşteriyle durmadan alışveriş hâlinde olup zamanını aşırı dünyevî meşgûliyetlerle geçirdiğini zannederek üzülür. İçinden:
“Yazık! Bu delikanlı Hakk’a kulluk edeceğine mâsivâ ile meşgûliyete dalmış!..” der. Fakat gencin kalbine nazar edince hayretle görür ki, âzâlar dünyevî meşgûliyette, kalb ise Rabb’iyle berâber ve zâkir durumda…
Bu sefer:
“Mâşâallâh! El kârda, gönül yarda!..” buyurarak genci takdîr eder.
Hicaz’a vardığında da Kâbe’nin örtüsüne sarılmış içli içli ağlayan ak sakallı bir ihtiyarla karşılaşır. Önce adamın yana yakıla Cenâb-ı Hakk’a yalvarmasına ve dış görünüşüne bakarak:
“Keşke ben de böyle ağlayarak Hakk’a ilticâ edebilsem.” der ve adamın hâline gıpta eder.
Sonra onun da kalbine nazar edince görür ki, bütün duâ ve ağlamaları, fânî bir dünyalık talebi içindir. Bunun üzerine rakîk kalbi, mahzun olur.
Kıssadan da anlaşılacağı gibi mühim olan; dünyevî meşgaleleri, âhireti ihmâl etmeksizin devâm ettirebilmektir.
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- da, dünya hayâtında insanı, varlık deryâsında yüzen bir gemiye teşbîh ederek şöyle der:
“Şâyet deryâ, geminin altında bulunursa, ona istinadgâh olur. Fakat dalgalar geminin içine girmeye başlarsa onu helâke götürür.”
Gerçekten dünya nîmetlerinin, kalbi Allâh’tan alıkoyup kendine bendetmek husûsundaki mânevî tehlikesi, inkâr edilemez. Esâsen, her mü’min Kur’ân-ı Kerîm’de bu tehlikeden “mal” ve “evlâd” için buyrulan “fitne” tâbiriyle îkaz edilmiştir. Buna göre dünya ile meşgûl olurken kalbi gafletten korumalıdır. Kalb, dünya muhabbetinden korunamadığı takdirde dünyanın zerresi bile merduddur.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“(Nefsâniyetle dolu) dünya lezzetleri, âhiretin acılarıdır. (İmtihan mâhiyetindeki) dünyanın acıları ise âhiretin lezzetleridir.” (Hâkim, Müstedrek, c. IV, s. 345) buyurmuştur.
Diğer bir hadîs-i şerîfte ise:
“Dünya tatlıdır ve manzarası hoştur. Şüphesiz ki Allâh, dünyanın idâresini size verecek ve nasıl davranacağınıza, ne gibi işler yapacağınıza bakacaktır. O hâlde dünyadan sakının…” (Müslim, Zikir, 99) buyurmuştur.
Birgün sabah namazı için evden çıkmak üzere iken dışarıda iki kedinin canhıraş feryatlarını duydum. Merak ettim ve bahçeye çıktığımda onlara dikkat ettim. Gördüm ki, iki kedi karşı karşıya duruyor ve saldırmaya hazır birer küçük kaplan gibi hırlayarak hiç kıpırdamadan birbirlerine çakmak çakmak bakıyorlardı. Tüyleri diken diken olmuştu. En ufak bir hamlede yekdiğerini parçalamak azminde idiler. Bu kadar aşırı hasımlaşmanın sebebi nedir acaba diye düşünürken gördüm ki, ortada bir fare var, ölmüş küçük bir fare. Meğer kediler o fare leşini elde etmek için bunca mücâdeleye girişmişler. Meğer yekdiğerini hırpalama veya hırpalanma pahasına birbirlerine karşı göze aldıkları zararın sebebi ortadaki küçük bir fare lâşesi imiş!..
Bu tablo aslında büyük bir ibret sergiliyordu. Bir lâşeden müstağnî kalamayışın dûçâr ettiği ve edeceği kötü neticeleri aksettiriyordu. Bir bakıma dünyaya râm olanların boş ihtirasları uğruna âhiret hüsranını tercih etmelerini tedâî ettiriyordu. Nice gaflet erbâbının sımsıkı sarılıp peşine düştüğü fânî heves, istek ve meyiller ile geçici makam, mevkî ve riyâset dâvâlarının bir lâşeden ibâret olduğunu anlatıyor ve bunların ebedî bir saltanatı hebâ etmeye değmeyeceğine işârette bulunuyordu.
İşte bu hebâ edişin temelinde, kulun istiğnâyı ve rağbeti yanlış yere yöneltmesi vardır. Böyleleri hakkında Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
كَلَّا إِنَّ الْإِنسَانَ لَيَطْغَى أَن رَّآهُ اسْتَغْنَى إِنَّ إِلَى رَبِّكَ الرُّجْعَى
“İnsanoğlu kendini müstağnî sayarak azgınlık eder. (Oysa ey insanoğlu!) Dönüş, şüphesiz ki Rabb’inedir.” (el-Alak, 6-8)
Mânen ham bir insan, dünya menfaatleri peşinde hırsla çırpınır durur. Bir şey elde edince de, gaflet sarhoşluğuna dalar. Şâyet elde edemezse bu sefer kedere boğulur. Mal, mevkî ve rızık için gereğinden fazla endişelenmek, kalbi dünyaya râm ederek ona köle hâline getirir.
Bu hususla ilgili olarak şu nebevî beyan ne büyük bir îkâzdır:
“Kim tasalarını tek bir tasa, yâni âhiret tasası hâline getirirse Allâh, dünyevî tasalarında ona kefil olur. Kim de dünya işleri karşısında gam ve kederini çoğaltırsa, Allâh, onun hangi vâdîde helâk olacağına aldırış etmez.” (İbn-i Mâce, Zühd, 2)
İşte dünya, kul ile Rabb’i arasında perde olunca, kulu mânen helâke sürükler. Bu gaflet devâm ettikçe kul o hâle gelir ki, zâhiren ifâde etmese bile hakîkatte Allâh Rasûlü’nün buyurduğu gibi:
“…Onların şerefleri servetleridir, dinleri paralarıdır, kıbleleri de kadınlarıdır. Onlar mahlûkâtın en şerlileridir. Onların Hak katında bir nasipleri de yoktur.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, c. XI, s. 192) hükmünün muhtevâsına sürüklenir. Rabb’imiz cümlemizi muhâfaza buyursun!
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına:
“…Allâh’a yemîn ederim ki, sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin de önünüze serilip onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyanın onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum.” (Buhârî, Rikak, 7) buyurmuştur.
Bu sebeple fânî dünyaya lâyık olduğu kadar ehemmiyet vermeli ve kalbi onunla fazlaca meşgûl etmekten sakınmalıdır.
Dünya, bütünüyle âlemlerin Rabb’inin mülkünden bir damladır. Âhiret hayâtına kıyas edildiğinde dünya hayâtı da -nebevî tâbirle- deryâya parmağını daldırıp çıkaran birinin parmağında kalan su kadar bile değildir.25 Yüce Rabb’imiz:
وَمَا هَذِهِ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَإِنَّ الدَّارَ الْآخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
“Bu dünya hayâtı bir oyun ve eğlenmeden başka bir şey değildir. Âhiret yurduna gelince; şüphe yok ki o, hayâtın ta kendisidir, bunu bilmiş olsalardı.” (el-Ankebût, 64) buyurmuştur.
Hakîkaten bunu bilenlerin gönül gözünde dünya bir hiçten ibârettir. Onların yegâne arzusu Allâh rızâsıdır. Yûnus Emre ne güzel söyler:
Ne varlığa sevinirim
Ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum
Bana Seni gerek Seni
Gâfil insanların gözlerini kamaştırarak çoğu kere kulu dalâlete düşüren dünyanın para, pul, şan, şöhret ve şehvetleri, selîm bir kalbe sahip olanlar için aslâ bir kıymet ifâde etmez. Evliyâullâh ve sâlih mü’minler, dâimâ Hakk’ın rızâsını gözetirler ve istikâmetlerinden zerre kadar ayrılmazlar. Onlar dünyanın aldatmacalarına karşı dâimî bir uyanıklık hâlindedirler.
Yahyâ bin Muâz -rahmetullâhi aleyh- şöyle der:
“Ârif, âhireti sağ eline, dünyayı sol eline almış, gönlünü de Hakk’a çevirmiştir. Artık hiçbir şey onu Hak’tan başkasıyla meşgul edemez.”
Hazret-i Mevlânâ, Mesnevî’sinde şöyle der:
“Dünya, Allâh’tan gâfil olmaktır. Yoksa para, kumaş, kadın ve evlâd sahibi olmak değildir. Seni oyalayıp Hak’tan gâfil kılan ne varsa senin dünyan odur.”
Yâni istiğnâ, sadece mal-mülk ve servete karşı değildir. Kulu Rabb’inden gâfil kılan bütün varlık ve meşgûliyetlerden kalben sakınmak îcâb eder.
Kalbleri Allâh’tan gâfil bırakan en güçlü müessirlerden biri de “hubb-i riyâset, yâni liderlik, baş olma ve saltanat arzusu”dur. Dünya târihi, hırsla saltanat sâhibi olmak isteyen veya liderlik mevkiini korumak için nice zulümler işleyen zâlimlerle doludur. Ancak İslâm târihinde gönlü Hakk’a bağlı olup saltanat arzusuna esîr olmayan ve gerektiğinde elindeki güç ve otoriteyi kendi arzu ve irâdesiyle devredebilme olgunluğuna ermiş âbide şahsiyetler mevcuddur. Özellikle târihte üç şahıs vardır ki bunlar, İslâm birliği uğruna kâbına varılmaz bir ferâgat örneği sergileyerek arkalarında serâpâ hayır ve fazîlet hâtırâları bırakmışlardır.
Bunların ilki peygamber torunu Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh-’tır. Hasan -radıyallâhu anh-, devletin bölünmemesi uğruna halîfeliği altı ay îfâ ettikten sonra bunu büyük bir kalbî olgunlukla Muâviye’ye devrederek siyâsî çekişmelerin önüne geçmiş ve büyük kitlelerin birbirleriyle çarpışarak kardeş kanının seller misâli akmasına mânî olmuştur.
İkincisi de doğu illerini büyük bir sevgi seli hâlinde, hiç kılıç kullanılmadan Osmanlı’ya bağlayan İdrîs-i Bitlisî Hazretleri’dir.
Üçüncüsü ise Barbaros Hayreddîn Paşa’dır ki, koca Cezâyir’in ve daha nice yerlerin sultanı durumunda iken, emri altındaki memleketi birlik ve bütünlük için Osmanlı sultanına bağlı bir eyâlet hâline getirmiş ve kendisi de o büyük devletin me’mûru olmayı bir ülkenin hükümdarlığına tercih etmiştir.
Hazret-i Süleyman -aleyhisselâm-, mal-mülk ve saltanat sevgisini gönlünden çıkarıp attığı için kendisini fakir addederdi. Sabahleyin kalkınca, fakir ve garip kimselerin yanına gider, büyük bir tevâzû ile onlarla oturur:
“Fakir, fakirlere yakışır.” derdi.
Hulâsa, dünyada hiç kimseye muhtaç olmamak için çalışıp, helâlinden mal-mülk edinmek kusur değil, bilâkis:
“Herhangi birinizin iplerini alıp dağa gitmesi ve sırtına bir bağ odun yüklenip onu satması ve Allâh’ın bu sebeple onun şerefini koruması, verseler de vermeseler de insanlardan bir şeyler dilenmesinden daha hayırlıdır.” (Buhârî, Zekât, 50-53; Nesâî, Zekât, 85) hadîs-i şerîfi mûcibince bir meziyettir. Zîrâ varlıklı ve kuvvetli bir mü’min daha fazla infak eder, daha çok insana iş imkânı hazırlar, hayır işlerine daha çok koşar ve netîcede:
“İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır.” (Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, II,
hadîsinin sırrına mazhar olur.
Yanlış olan; dünyadan nasîbini aramak değil, ona gönlü kaptırmak, dinî ve vicdânî vazifeleri ihmâl etmek, cimrilik edip dünyaya esir olmaktır. Unutmamalı ki, paranın yeri kasa ve kesedir, gönül değildir!
O hâlde bu hususta da riâyet etmemiz gereken nebevî ölçü şudur:
“Dünyaya gönül bağlama ki, Hak seni sevsin; insanların eline bakma ki, halk seni sevsin.” (İbn-i Mâce, Zühd, 1)
Cenâb-ı Hak cümlemizi sevip sevdirdiklerinden eylesin! Mâsivâya, yâni kendinden gayriye karşı gönlümüze nebevî bir istiğnâ ihsân buyurup bütün rağbet, alâka ve bağlılığımızı yüce aşkına ve emr u fermânına tahsîs eylesin!
Âmin!..
