Kur’ân ve Tefekkür -2-
İnsanoğlu; sırf et ve kemikten ibâret bir varlık değildir. O bir îcad bedîası, yâni sanat hârikasıdır ki, Cenâb-ı Hak yüce zâtına vuslat istîdâdını, mahlûkât içinde ona nasîb etmiştir. Yaratılışındaki şeref ve haysiyeti koruyarak kemâle eren bir insan; ilâhî feyizlere mazhar, kevnî ve ilmî tecellîlere kaynak, hayırlara mecrâ, muazzam bir kıymettir. Zîrâ Rabb’i onu “ahsen-i takvîm” yâni en güzel yaratılış vasfına erdirmiştir.
Böyle lutuflara nâil olan insanın fânî ve emânet varlığını şüphe ve cehâlet girdaplarında ziyan etmesi, daha net bir ifâde ile kendisine azap kefeni dokuması ne hazindir?
İnsanlar, nefs oklarına karşı dikilmiş imtihan hedefleridir. Onun için her yudumda bir boğulma, her lokmada bir tıkanma ihtimâlini gözardı etmeden, ömrü, kalbî bir teyakkuz iklîminde yaşamak îcâb eder. Zîrâ ömür, fânî bir hayâtın sayılı günlerini ihtivâ eden bir fırsat takvimine benzer. Görünmez bir el, her gün bir yaprağımızı koparmakta ve ecel rüzgârlarına bırakmaktadır.
Geçen günlerimiz şâhitlerimiz, istikbaldeki günler ise misâfirlerimizdir. Misâfir günlerimize îtinâlı hazırlanmak gerekmektedir. Ömürler, ebediyet dosyalarıdır. Kirâmen Kâtibîn melekleri, işlenenleri hatâ ihtimâli olmadan kaydetmektedirler. O dosyalar birgün önümüze serilecek ve bize:
اقْرَأْ كَتَابَكَ كَفَى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا
“Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.” (el-İsrâ, 14)
buyrulacaktır.
Bizim kitabımızın, yâni amel defterimizin dışında üzerinde yaşadığımız yeryüzü de, yaptıklarımıza bir şâhid olarak Hakk’ın huzûrunda dile gelecektir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبَارَهَا
“İşte o gün (yeryüzü, üzerinde işlenenlerin) haberlerini söyler.” (ez-Zilzâl, 4)
İnşâallâh o gün mü’minler olarak cümlemizin yüzü ak olur. Bunun için Kur’ân-ı Kerîm, bizleri şöyle istikâmetlendirir:
“(O muttakî kimseler, geceleri namaz kılmak ve istiğfâr etmek için) yanlarını (tatlı) yataklarından kaldırırlar. Rablerine, azâbından korkarak ve rahmetini umarak duâ ederler. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan da hayır yollarına infak ederler.” (es-Secde, 16)
“Biz, abus ve belâlı bir günde Rabb’imizden (O’nun azabına uğramaktan) korkarız (derler).” (el-İnsan, 10)
“Rablerinin azâbından korkarlar. Doğrusu Rablerinin azâbına (karşı) emîn olunamaz.” (el-Meâric, 27-28)
Kur’ân-ı Kerîm, kendilerini Allâh’ın azâbından emniyette hissedenlerin, ancak hüsrâna uğramış zümre olduğu bildirir:
“Allâh’ın azâbından emin mi oldular? Fakat ziyâna uğrayan topluluktan başkası, Allâh’ın (böyle) mühlet vermesinden emin olamaz.” (el-A’râf, 99)
İlâhî rahmet ve yardımdan ye’se kapılanların ise sadece kâfirler olduğu bildirilir:
“…Allâh’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allâh’ın rahmetinden ümit kesmez…” (Yûsuf, 87)
Mü’min kalbi, korku ile ümit kutupları arasında kulluk heyecanı ile titreyecektir. Korku ile ümit duyguları arasındaki bu muvâzeneye “beyne’l-havfi ve’r-recâ” makâmı tâbir olunur ki, mü’min dâimî bir duâ, acziyet ve ilticâ hâlinde olup yakîn (ölüm) gelene kadar bu muvâzene ve âhengi teminde titiz davranmalıdır. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“…Allâh’a korkarak ve (rahmetini) umarak duâ edin. Muhakkak ki, ihsân sahiplerine Allâh’ın rahmeti çok yakındır.” (el-A’râf, 56)
Dolayısıyla mü’minlerin:
“…O’nun rahmetini umarlar ve azâbından korkarlar. Çünkü Rabb’inin azâbı, sakınılacak bir azaptır.” (el-İsrâ, 57) âyetindeki târife uygun bir tefekkür içinde yaşamaları îcâb eder.
Peygamberler ve onların bildirdikleri dışında hiçbir kimse için ebedî kurtuluş teminâtı yoktur. Rabb’imiz bu hâli te’yîd için:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ
“Ey îmân edenler! Allâh’tan, O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102) buyurmaktadır.
Allâh korkusu, kalblerin saâdet ışığıdır. Kur’ân-ı Kerîm, pek çok azap âyetleri ve cehennem haberleri ile doludur. Buna rağmen bazı gâfil kişilerin:
“Allâh Gafûr’dur; O sevilir, O’ndan korkulmaz.” ifâdelerine Kur’ân-ı Kerîm şöyle îkazda bulunur:
“Ey insanlar! Rabb’inize karşı gelmekten sakının. Ne babanın evlâdı, ne evlâdın babası nâmına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Allâh’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayâtı sizi aldatmasın ve şeytan, Allâh’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” (Lokmân, 33)
Yine bâzı gâfillerin:
“Günahın benim olsun!” gibi ifâdelerle mânevî kabadayılığa tevessül ederek alıkça ve ahmakça günah hamallığına girişmeleri ne hazindir.
Gâfil, dünyada ferahlanır. Dünya nîmetleri ile zevk u safâya dalar. Sâlih ve mütefekkir bir kişi ise, dünya hayâtını ganîmet bilir; mânevî mertebelere erişebilmenin gayret ve heyecanı içinde yaşar. Gâfil; kader, yâni ilâhî takdir ile çekişme ve isyan hâlindedir. “Neden” ve “niçin” suâllerinin çıkmazları içinde kalır. Sâlih ve mütefekkir kişi ise, hikmete nazar etmeye ve hakîkatte derinleşmeye çalışarak gerçek huzuru elde etme çabasında ve rızâ hâlindedir.
Bir kısım kimselerin de, güyâ kendilerinde apayrı bir tasavvufî derinlik varmış gibi davranması, daha doğrusu kalb ve hâl bakımından ulaşmadığı zirve makamları esas ve esrârına vâkıf olmadan kuru kuruya diline dolaması; Mevlânâ, Yûnus ve emsâllerinin makamında olmadığı hâlde:
“Ben ne cenneti isterim, ne de cehennemden korkarım. Ben Hak âşığıyım, sadece O’nu severim…” gibi yüksek perdeli sözler sarfetmesi, sun’î bir meczupluk sergilemesi, aslâ makbul değildir.
Allâh’ta fânî olan kişi, kalbinde mâsivâya âit bütün yolları kilitler. Yalnız Allâh’a giden yolları açık bırakır. Onda muhabbet ve sevginin kemâline erer. Abdülkâdir Geylânî -kuddise sirruh-’un ifâdesi ile, bu duruma gelen âşık kula Rab, öyle bir sevgilidir ki, arştan yerin dibine kadar bütün varlıkların sevgisini onun kalbinden çıkarır. Hem de öyle çıkarır ki, o âşık kul artık ne dünya ne de âhireti düşünmez olur. Kendinden dahî ürküntü duyar, yalnız Rabb’i ile ünsiyet ister. Tıpkı Leylâ ile Mecnûn’un durumu gibi olur:
Vaktiyle Leylâ’nın sevgisi ile mecnûn olan genç, halkın arasından ayrılır, yalnız yaşamağa başlar. Mâmur beldeleri bırakır, çöllerde vahşî hayvanlar arasına karışır. Halkın övmesini veya yermesini bir kenara iter, bunları duymaz olur. Onların konuşması ile sükûtunu fark etmez hâle gelir. Birgün kendisine, yâni Mecnûn’a sorulur:
“–Sen kimsin?”
“–Leylâ!” der.
Yine sorulur:
“–Nereden geldin?”
“–Leylâ’dan…” der.
Yine sorulur:
“–Nereye gidiyorsun?”
“–Leylâ’ya…” der.
Mecnûn’un gözü ve gönlü, Leylâ’nın aşkının şiddetinden bütün âleme âmâ oldu. Kulakları da Leylâ’nın dışındaki bir kelimeyi duymaz oldu. (Abdülkâdir-i Geylânî, Fethu’r-Rabbânî, s. 284)
Mü’min, Allâh -celle celâlühû-’yu aşk ile tanıdığı ve O’nda fânî olduğu zaman kalbi bütün varlıklardan boşalır. Yalnız O’nunla dolar. Dünyevî ve beşerî arzular ömrünü tüketir. Âşık gönül, yalnızlıkta ve kalabalıklarda yalnız Rabb’i ile ünsiyet hâlindedir. «Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!..» (Hûd, 112) emr-i celîli içinde, yâni istikâmette saâdeti bulur. Allâh Teâlâ böyle kulunu derin hakîkatlere vâkıf kılar.
Cenâb-ı Hak, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i beşeriyete «örnek şahsiyet» olarak armağan etmiştir. Beşerî kademeleşmenin her noktasındaki mü’mine örnek, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir.
Rivâyet edilir ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, beşeriyet hâlinin galebesi muktezâsı, torunları Hasan ve Hüseyin’e karşı kalbinde olması gerekenden fazlaca bir sevgi duymuştu. Bunun üzerine Cebrâil -aleyhisselâm- geldi ve Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e sordu:
“–Onları çok mu seviyorsun?”
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurdular:
“–Evet, seviyorum.”
O zaman Cebrâil -aleyhisselâm- şu haberi bildirdi:
“–Onların biri zehirlenecek, diğeri de şehîd edilecek…”
Bu hâdiseden sonra Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, gönlündeki gözünün nûru torunlarının sevgisini dengeledi. (Abdülkâdir-i Geylânî, Fethu’r-Rabbânî, s. 314)
Bu da göstermektedir ki, muhabbeti Allâh’tan gayri bir varlık hakkında lâyık olan hadden fazla bir derecede gerçekleştirmek, ind-i ilâhîde makbûl değildir. Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- âlemlerin varlık sebebiyken, O dahî Cenâb-ı Hakk’ın şu misalde vâkî olduğu gibi îkaz ve irşâdına nâil olmasaydı, bir zelle irtikâb etmiş olacaktı. O hâlde muhabbette ifrata kaçmanın ne derece ehemmiyetli olduğunu bu misalden anlamalı ve teveccüh ettiğimiz her şeye kalbî alâkamızı dengeleyerek onu -bir nevî- put hâline getirmekten korunmaya çalışmalıyız. Zîrâ bizler, Peygamberler gibi mahfuz (korunmuş) değiliz.
Muhabbette had-hudud tanımamak, o sâdece Allâh Teâlâ’ya müteveccih olduğu zaman câizdir. Allâh’a duyulan korku ve ümid duyguları, bir âhenk içinde devam ederse, kalbler, îmân semâlarının rahmet bulutları olur. Zîrâ seven, dâimâ sevdiğini incitme korkusuyla ve sevdiğinin muhabbetini kaybetme endişesi ile yaşar.
Kur’ân-ı Kerîm’de:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ
“Ey îmân edenler! Eğer siz Allâh’a (Allâh’ın dînine) yardım ederseniz, O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed, 7) buyrulur.
Onun için bu fırsat demlerinde îmânımızın bütün güzel tezâhürleri ile amel defterlerimizi birer amel-i sâlih sergisi hâline getirmeye gayret etmeliyiz. Unutmamalıyız ki biz mü’minler, Allâh’ın bir lutfu olarak, meleklerin kendisine secde etmesi emrolunan Âdem -aleyhisselâm-’ın torunları, ilâhî esmâ mektebinin ve Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ledünnî hakikat dershânesinin talebeleriyiz. Kur’ân ile hayat bulan sırât-ı müstakîm yolundayız.
Dolayısıyla gönlümüz, Kur’ânî hakîkatlere ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Sünnet-i seniyyesine, iştiyak ve muhabbetle dolup taşmalıdır. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bizleri sonsuz saâdet ve hidâyet yoluna dâvet hâlindedir. Rabb’imiz, kendisine ancak kalb-i selîmin vâsıl olabileceğini bildirmektedir. Bu itibarla onların dâvetine karşı duygusuz ve tefekkürsüz kalmak, ancak kilitli kalblerin bir gaflet ve hüsrânıdır. Âyet-i kerîmede buyrulur:
أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا
“Onlar Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalbleri kilitli mi?” (Muhammed, 24)
Kur’ân-ı Kerîm bu tefekkürü, kendi yücelik ve misilsizliği hususuna da tevcîh eder:
أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِندِ غَيْرِ اللّهِ لَوَجَدُواْ فِيهِ اخْتِلاَفًا كَثِيراً
“Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Eğer o Allâh’tan başkasından gelseydi, onda pek çok ihtilâflar, tezatlar bulacaklardı.” (en-Nisâ, 82)
14 asırdan beri var olan Kur’ân-ı Kerîm’in ilme, fenne karşı tezat teşkil eden bir âyetini göstermek mümkün değildir. Bilâkis her asırda yapılan keşif ve îcatlar Kur’ân’ın gücünü artırmaktadır. Kur’ân ki, 1400 sene evvelki bir bedevîye de onun arayıp istediğini vererek rûhunu tatmîn ediyor, hayâtını en güzel bir şekilde düzenliyordu. Bugün de, en üst seviyedeki ilim erbâbını bile kuşatacak bilgileri vakti geldikçe fâş etmek sûretiyle herkesi hayret ve dehşette bırakarak kendisine râm etmektedir! Çünkü o, kıyâmete kadar olmuş ve olacak bütün ilmî terakkîlere öncülük edecek en mükemmel bilgilerle doludur.
Hattâ Kur’ân’daki mûcizevî bilgilere, yapılan ilmî keşiflerle daha çok yaklaşılabileceği de, âyetlerde belirtilen bir mûcize olarak Cenâb-ı Hakk’ın vaadidir. Kur’ân’daki bu hârikulâde hâller, yüce hakîkatlerin ilâhî vaad çerçevesinde zamanı geldikçe tahakkuk etmesidir. Allâh Teâlâ buyurur:
“İnsanlara ufuklarda ve kendi nefslerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, onun (Kur’ân’ın) gerçek olduğu kendilerine iyice belli olsun!.. Rabb’inin her şeye şâhid olması yetmez mi?” (Fussilet, 53)
Bu ilâhî beyan istikâmetinde misâller çoktur. İşte birkaç âyet-i kerîme ve ilmî hakîkatler:
“Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alekadan (aşılanmış yumurtadan), sonra uzuvları belli
belirsiz canlı bir çiğnem et parçasından (uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık ki, size (kudretimizi) gösterelim! Biz dilediğimizi, belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefât eder; yine içinizden kimi de ömrün en verimsiz çağına (ihtiyarlığa) kadar götürülür; tâ ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hâle gelsin! Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir hâlde görürsün; fakat biz, üzerine yağmur indirdiğimizde o, kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten (veya çiftten) iç açıcı bitkiler verir.” (el-Hacc, 5)
“Andolsun biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık.
Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe hâline getirdik.
Sonra nutfeyi aleka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden alekayı, bir parçacık et hâline soktuk; bu bir çiğnem eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan hâline getirdik. Yapıp-yaratanların en güzeli Allâh pek yücedir.” (el-Mü’minûn, 12-14)
Kanadalı Prof. Dr. Keith L. Moore, embriyoloji sahasında yazdığı eserinde insanın rahimdeki safhalarını îzâh ettikten sonra bu bilgileri âyet-i kerîmelerle karşılaştırarak, ilmin Kur’ân-ı Kerîm’le mutâbakat hâlinde olduğu, hattâ Kur’ân’ın, verdiği misâl ve târiflerle tıp ilminin önünde gittiği îtirâfında bulunur.
Keith, Kur’ân’daki nutfe, aleka ve mudğa tâbirlerinin, yâni bu üç safhanın husûsiyetlerinin hepsinin de ilmî hakîkatlerle uygunluğu yanında tıp âlemine büyük bir ışık tutmakta olduğunu ifâde eder. Nutfe hâli olarak ifâde edilen safha, ilmî araştırmaların bütün muhteviyâtına şâmildir. Aleka safhası, asılı ve donuk bir kan vaziyetindedir. Ceninin bütün hayat özellikleri, bu pıhtı hâlindeki kanda depolanmıştır. Mudğa ise, çiğnenmiş et demektir. Şekline bakıldığında, onun sanki çiğnenmiş bir et parçası hâlinde olduğu görülür. Âdeta üzerinde diş izleri vardır. Bu araştırmalar netîcesinde Keith, Kur’ân ve Hazret-i Peygamber hakkında büyük bir hayranlık duyar ve Kur’ân’ın 1400 sene evvelki bu mûcizesini büyük bir itmi’nân içinde tasdîk eder, İslâm’la şereflenir.
Bu ve benzerî tasdîkleri, Kur’ân-ı Kerîm mûcizevî olarak şöyle bildirmektedir:
“(Habîbim!) Gerçek ilim erbâbı, Rabb’inden sana indirilen ilâhî vahyin tamâmen hakîkatten ibâret olduğunu ve Hamîd olan Allâh’ın yoluna ilettiğini elbette göreceklerdir!” (es-Sebe’, 6)
Parmak izlerini inceleyen ilim dalı da, parmak uçlarının ömür boyunca hiç değişmeden aynı kaldığını; hiçbir insanın parmak ucunun bir başkasınınkine benzemediğini ortaya koymuştur. Bu sebeple emniyet ve hukukta en güvenilir hüviyet tesbîti, parmak ucu iziyle yapılmaktadır. Bu hakîkat, 19. asrın sonlarında keşfedilip kendisinden istifâde edilmeye başlanmıştır. Oysa Kur’ân-ı Kerîm:
“İnsan, bizim, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanıyor? Evet toplarız; onun parmak uçlarını bile düzgünce, yerli yerince yapmaya gücümüz yeter!” (el-Kıyâme, 3-4) buyurarak, parmak uçlarının hassâsiyetine asırlar öncesinden dikkat çekmiştir.
Yâni Kur’ân önde, ilim onun arkasında devam etmektedir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“De ki: İnsanlar ve cinler, birbirlerine yardımcı olarak, bu Kur’ân’ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, andolsun ki yine de benzerini yapamazlar.” (el-İsrâ, 88)
Zîrâ Kur’ân, âciz bir insanın ilmi değil, bu dünyadaki bütün ilimlerin kâidelerini vazederek insanlara lutfeden Rabb’in ilmidir. Aynı zamanda ilmî keşiflere vâsıta olan idrakleri yaratan da o kelâmın sâhibi olan Hak Teâlâ’dır.
Bütün nebîler ve velîler, ilimlerini Kur’ân’ın hakîkatinden alırlar. Dolayısıyla önceki ilâhî kitapların muhtevâsı da Kur’ân-ı Kerîm istikâmetindedir. Nasıl ki insan, âlemin küçük bir modelidir, Kur’ân da aynı şekilde bütün âlemleri kuşatan ilâhî bir kitaptır. Bu itibarla onun ihtivâ ettiği ilimler, zaman ve mekân kaydı olmaksızın süreklidir. Bütün zamanları kuşatmıştır.
Bu idrâk ile Hak dostları onun her kelimesinden hattâ her harfinden değişik sır tecellîlerine mazhar olmuşlardır. Yine Hak dostları, bütün ilimlerinin ve telif etmiş oldukları bütün eserlerinin, Kur’ân nûrundan bir tecellî olduğunu ifâde etmişlerdir.
Burada bilvesîle şunu da vurgulamak isteriz ki, içinde bulunduğumuz ay, -inşâallâh- hulûlü ile feyizleneceğimiz Mîrâc gibi kıymetli bir geceyi ihtivâ etmektedir.11
Hicretten bir buçuk sene evvel ve Receb ayının 27. gecesinde vâkî olan “İsrâ”, yâni Peygamber Efendimiz’in Mekke’deki Mescid-i Harâm’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya yolculuğu ve “Mîrâc”, yâni sonsuz semâlara yükselişi; zaman ve mekân kayıtlarının dışında yaşanan büyük bir ilâhî tecellîdir.
Âyet-i kerîmede, bu kudsî yolculuk şöyle ifâde edilmektedir:
“Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allâh, noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.” (el-İsrâ, 1)
Diğer bir âyet-i kerîme de, bu ilâhî yolculuktaki hikmetli tecellîleri şöyle ifâde etmektedir:
“O dem ki Sidre’yi bir feyiz12 sarıyor, sardıkça sarıyordu. Peygamberin gözü kaymadı, şaşmadı, sınırı aşmadı da.13 Vallâhi gördü, hem de Rabb’inin âyetlerinden en büyüğünü gördü.” (en-Necm, 16-18)
Mîrâc vak’ası, bütün ihtişâmı ile tefekkür edildiğinde açıkça anlaşılır ki, gecenin bir ânında cereyân eden bu ilâhî tecellî, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in, Hak Teâlâ’nın sonsuz kudretinin azametini müşâhede etmesi için tertip edilmiş bir “Habîb ile Mahbûb” mülâkâtıdır. Bu ilâhî dâvet ve kabûlün derin hikmetleri, müstesnâ incelik ve güzellikleri, aklın hudutları ve beşer mantığının sınırları dâhilinde lâyıkıyla kavranmaktan münezzehtir. Bu cihetle bu muhteşem yolculuğun derûnî hikmetleri, bildirilen mahdud bilgilerin dışında Habîb ile Mahbûb arasında bir sır olarak kalmıştır.
Bu mübârek gecede, şehâdet parmakları gibi göklere yükselen minârelerimizde parlayacak kandillerin, o gecenin kudsî hâtıralarından günümüze yansıyan nurlu nasipler ve ilâhî armağanlar olduğunu hatırdan çıkarmayalım.
Mîrâc gecesinin ümmet için en ulvî hâtırası ise, hiç şüphesiz ki namazdır. Namaz; dînin direği, gözlerin nûru, kalblerin sürûru, Hâlık ile mülâkat, velhâsıl mü’min gönüllerin mîrâcıdır. Allâh’a kul ve Rasûlüne ümmet olma nisbetinde her birimiz ferdî mîrâclar yaşamak istîdâdındayız. Kulluk hayâtının mîrâcının bilhassa namaz ile tahakkuk edeceğine dâir açık işâretler bulunmaktadır. Dolayısıyla, namazlarımızın keyfiyeti de, mîrâclarımızın seviye ölçüleridir. Bu mîrâclara, yâni ulvî vuslat yolculuklarına günde beş vakit dâvetli bulunmaktayız.
Cenâb-ı Hak, bu mübârek geceyi bütün ümmet için saâdet kaynağı eylesin.
Allâh’ım! Bizlere rahmetini yağdıracak istikâmeti nasîb eyle. Bizleri nefsânî dünya denizinde boğulmaktan muhâfaza eyle. Ey keremi bol Rabb’imiz! Bize hakîkatleri kavrayacak idrâk ve anlayış ver. Kalblerimizi muhabbetinle doldur.
Allâh’ım! Bizleri Kur’ân’ın ilmi ile ziynetlendir. Onun sonsuz tefekkür iklîminde ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in muhabbet gülşeninde gönüllerimizi dipdiri eyle; tâ ki Sen’in yüce huzûruna kalb-i selîm ile gelebilelim…
Âmîn!..
