İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Son Nefes -3-

Son nefes; buğusuz, berrak bir ayna gibidir. İnsanoğlu kendisini en net olarak son nefesinde tanır. Hayâtın muhâsebesi, kalbinin ve gözünün önünde sergilenir. Bu sebeple insanoğlu için ölüm ânından daha ibretli bir manzara yoktur.

Kur’ân-ı Kerîm’de bildirildiği üzere, hayâtı Allâh’a isyân içinde geçen Firavun, ancak Kızıldeniz’de ilâhî kahra dûçâr olurken kendisini ve ziyân ettiği ömrünü gerçek mânâda tanıdı. Dünyadaki nefsânî saltanatının iç yüzünün hakîkatte ne büyük bir sefâlet ve hüsrandan ibâret olduğunu son nefesinde idrâk ederek, içinde müthiş bir pişmanlık duydu. Âyet-i kerîmede bu hâl şöyle bildirilmektedir:

“…Nihâyet su onu boğmaya başlayınca (şöyle) dedi: «–İnandım. Gerçekten İsrâiloğulları’nın îmân ettiğinden başka ilâh yokmuş! Ben de müslümanlardanım!..»” (Yûnus, 90)

Lâkin iş işten geçmişti… Kızıldeniz’in girdaplarında boğulmak üzere iken kendisini îmân halkasına tutunmaya mecbur hisseden Firavun’a Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:

“Şimdi mi (îmân ediyorsun)?!

Hâlbuki sen, bundan evvel (ömrün boyunca) isyân etmiş, dâimâ fesatçılardan olmuştun!” (Yûnus, 91)

İşte bir belâ gelince uslanıp, selâmete kavuştuğunda tekrar eski azgınlığına dönenlerin son nefesteki uyanış, pişmanlık ve îmâna yönelişleri bir hüsrandan ibârettir. Bu bakımdan tevbe ve pişmanlığı son nefese bırakmak, büyük bir aldanış sebebidir. Hâl böyleyken hayâtın sürprizleri, med-cezirleri, yâni iniş-çıkışları içinde çalkalanırken ölümün derin ve sessiz çığlığına kulak vermemek ve birgün kendimizin de o kapıdan geçeceğimizi hesâba katmadan yaşamak, ne hazin bir gaflettir.

Cenâb-ı Hak birçok âyet-i kerîmede, dünya hayâtını imtihan gâyesiyle yarattığını beyân etmektedir. Gaflete dalarak asıl gâyemizi unutma ihtimâlimize karşı birer ilâhî îkâz mâhiyetindeki bu âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulmaktadır:

“Her canlı ölümü tadar. Bir imtihân olarak sizi hayırla da şerle de deniyoruz. Ve siz ancak bize döndürüleceksiniz.” (el-Enbiyâ, 35)

“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını denemek için ölümü ve hayâtı yaratmıştır…” (el-Mülk, 2)

Bu yüzden, dünya hayâtında yaşadığımız ibâdet, muâmelât ve ahlâk ile alıp verdiğimiz bütün nefesler, son nefesimizin bir nevî pusulası hükmündedir. Aynı zamanda âhiretteki hâlimizin daha bu dünyadaki tercümânı gibidir.

İmâm Gazâlî -rahmetullâhi aleyh- şöyle der:

“Dünyada mârifet zevkine varamayan, âhirette müşâhede tadını alamayacaktır. Kişi dünyada kazanıp bedelini ödeyemediği bir şeye âhirette sâhip olamaz. Burada herkes neyi ekmişse âhirette onu biçecektir. Herkes yaşadığı gibi ölecek ve öldüğü gibi dirilecektir. İşte dünyada mârifete, yâni Hakk’ı tanıyıp mûcibince amel edebilmeye ne kadar muvaffak olmuş ise, âhirette onun nîmetine o derecede nâil olacaktır.”

Dolayısıyla herkes, alıp verdiği her nefes ile aslında kendisini ilâhî cezâ veya mükâfâta hazırlamaktadır. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmelerde, biz kullarını şöyle îkâz buyurur:

“Ey îmân edenler! Kendinizi ve âilenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” (et-Tahrîm, 6)

“Cehennem tutuşturulduğunda ve cennet yaklaştırıldığında, kişi neler getirdiğini öğrenmiş olacaktır.” (et-Tekvîr, 12-14)

“Hâl böyle iken nereye gidiyorsunuz?” (et-Tekvîr, 26)

Bu bakımdan her insan; gidişâtına ve nereye hazırlandığına dikkat etmek mecbûriyetindedir. Bunu da son nefese bırakmayıp ömrü boyunca bu hassâsiyetle yaşamalıdır. Zîrâ kâr ve zarar, kazanç ve kayıp keyfiyetleri dünya hayâtına mahsustur. Kabirde ne bir kazanç, ne de bir kayıp artık söz konusu olmayacaktır.

Toprak üstünde fânî, izâfî, nefsânî saltanat ve câzibelerin aldatmacalarına kananların ve bu sûretle rûhânî vasfını zaafa uğratanların, toprak altında hüsran ve horluğa dûçâr olacakları muhakkaktır. Üstelik, toprak altındaki ömrümüzün yâni kabir hayâtımızın, dünyadaki ömrümüzün kaç misli olacağı da bir meçhûldür. Bu bakımdan, akl-ı selîm sâhibi bir insana düşen asıl vazîfe, uzun kabir hayâtı ve ondan sonraki sonsuzluk âlemi için hazırlık yapmaktır.

Diğer taraftan, mü’min gönüllerde îmân nûruyla aydınlığa kavuşan ölümün karanlık yüzü, ürpertici bir korku olmaktan çıkmış, ebedî bir diriliş müjdesi hâline gelmiştir. Eş-dost adresleriyle dolu olan kabristanlar, îmân ehli için bir karanlıklar ülkesi değil, sessiz bir îkâz ve irşad beldesidir. Şuur sâhibi bir mü’min için hayat, ölümle iç içe yaşanan tabiî bir hakîkattir. Bu bakımdan gerçek bir mü’min, ölümle barışık insandır. Zîrâ ona hazırlıklı olarak yaşadığından dolayı gönlü huzurludur. Kısacası son nefesin en güzel ânımız olabilmesi, Hakk’a muhabbetle dolu bir gönle sahip olabilmemize bağlıdır. Aksi takdirde “dünya muhabbeti ve ölümden nefret” ile son bulan bir hayat, hüsran ile neticelenir.

Kâmil bir âhiret hazırlığını; Rabb’imizin Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiği “sevdiği vasıflar”ın şümûlüne girip, yâni; takvâ, zühd ve ihsân netîcesinde; merhamet, şefkat, hizmet, affedicilik, fedâkârlık ve sabır gibi cemâlî vasıflarla müzeyyen olup Hakk’ın sevdiği bir kul olabilmek şeklinde hulâsa etmek mümkündür. Buna göre bir mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın cömertliğinden hisse alarak ikram ve ihsân sahibi olmalıdır. Takvâ ve sadâkati kendisine şiâr edinmelidir. Diğer taraftan, Rabb’in sevmediği; gurur, kibir, israf, zulüm, fitne, gıybet, dedikodu, iftirâ, yalan gibi cehennemî vasıflardan kaçınmak da, son nefes hazırlığının mühim bir bölümünü teşkîl eder.

Kulun, son nefesini hüsn-i hâtime, yâni îmân ile verebilmesi için öncelikle kalbini tezkiye etmesi, yâni çirkin temâyüllerden temizleyip, yüce hasletlerle tezyîn etmesi gerekmektedir. Zîrâ, bu sûretle kalbin takvâ kıvamına ulaşması, hayat yolculuğunun en kıymetli hidâyet meş’alesidir. Mevlânâ Hazretleri’nin şu ifâdeleri de, âdeta tezkiyenin bu mâhiyetini îzâh etmektedir:

“Mezar yapmak; ne taşladır, ne tahta ile, ne de keçe iledir. Lekesiz bir gönülde, kendi iç temizlik âleminde, kendine bir mezar kazman îcâb eder ki, onun için Allâh’ın yüce varlığı önünde kendi iddiâ ve benliğini yok etmen gerekir.”

Tezkiyenin kâmil mânâda gerçekleşebilmesi ve kalblerin seviye alabilmesi için de, Allâh ve Rasûlü’ne muhabbet duyguları ile dolu olmak gerekmektedir. Allâh’a muhabbetin en büyük alâmeti O’na itaattir. Allâh’a isyan hâlinde olup da muhabbet iddiâsına kalkışmak, kendini aldatmaktır.

Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

(Rasûlüm!) De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım-akrabanız, kazandığınız mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz ticâret, hoşlandığınız meskenler size Allâh’tan, Rasûlünden ve Allâh yolunda cihâd etmekten daha sevgili ise, artık Allâh emrini getirinceye kadar bekleyin. Allâh, fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” (et-Tevbe, 24)

Bunun için, Allâh ve Rasûlü’ne âit kudsî muhabbetimizi her şeyin üstünde tutmalı ve son nefesimize kadar bunu devam ettirme vecdi içinde olmalıyız. Gönüllerin, Allâh ve Rasûlü’ne muhabbette seviye alması, ibâdet ve amellerin îfâsında kendini gösterir. Öyle ki dünyevî sevdâlara takılı, ilâhî muhabbetten uzak bir gönlün yaptığı kulluk ile, aşk-ı ilâhî ile dolu bir gönlün yaptığı kulluk arasında müthiş bir seviye farkı vardır.

Zîrâ Allâh ve Rasûlü’ne hakîkî muhabbetle bağlanan bir mü’minin hâl ve tavırları, beşerî münâsebetleri, ibâdet ve kulluk hayâtı seviye kazanır. Bir mü’minin son nefesine hazırlıkta en çok dikkat edeceği hususlardan biri de ibâdetlerini huşû ile edâ edebilmektir. Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak, kurtuluşa eren mü’minlerin vasıflarını sayarken:

قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ

“Gerçekten mü’minler felâha ermiştir; onlar ki, namazlarında huşû içindedirler.” (el-Mü’minûn, 1-2) buyurur.

Bunun zıddına namazlarını gâfil bir şekilde kılanlar hakkında da:

فَوَيْلٌ لِّلْمُصَلِّينَ الَّذِينَ هُمْ عَن صَلَاتِهِمْ سَاهُونَ

“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar.” (el-Mâûn, 4-5) buyurur.

Görüldüğü üzere Cenâb-ı Hak, kullarının, kalb ve beden âhengi içinde vuslata merhale olacak bir ibâdet hayâtı yaşamalarını murâd etmektedir. Bu murâd-ı ilâhî de, hiç şüphesiz sâdece namaz ibâdetine mahsus olmayıp, oruç, hac, infak gibi bütün ibâdetlerin zemînini teşkîl etmektedir.

Bu bakımdan bir oruç ibâdeti, nîmetlerin kadrini bilmemizi, yüreğimizi mâtemlerin civârına yaklaştırmamızı, yoksulluk içinde kıvrananlar karşısında duygu derinliği kazanmamızı temin etmelidir. Aynı zamanda oruç; bizleri belli bir vakit bâzı helâllerden bile sakındırması sebebiyle, şüpheli ve haramlardan ne kadar uzak durmak gerektiğinin bir başka telkînidir. Hacda ise azamet-i ilâhî karşısında kulun hiçliğini hatırlatan âdeta bir kefen iklîmine girmenin tefekkür ve şuuru içinde bir kulluk hayâtı yaşanmalıdır. İnfak eden bir mü’min ise, mülkün hakîkatte Allâh’a âit olduğu duygusu ile bir emânetçi mevkiinde bulunduğunun şuuru içinde olmalıdır. Ayrıca, infak şuurundaki bir mü’min, başkasının malına nasıl kem gözle bakabilir? Ancak, ibâdetlerin temelindeki kulluk şuuru, gönüldeki muhabbet derinliği nisbetindedir. Gönül, kirden-pastan temizlenince, ibâdetler gerçek kıvâmına ulaşır ve orada Hak güneşinin nûru parlar.

İbâdetlerin huşû ile nasıl edâ edilebileceğini, en güzel bir şekilde yine Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ve ashâb-ı kirâmın örnek hayâtında müşâhede etmekteyiz. Hayâtının hiçbir safhasını âhiret gerçeğinden ayrı mütâlaa etmeyen Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ibâdetlerde de son nefesteki hâlet-i rûhiyeye bürünmenin lüzûmuna dikkat çekmişlerdir.

Nitekim bir sahâbî, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e geldi ve:

“–Yâ Rasûlallâh! Bana öğüt ver, ancak kısa ve öz olsun!” dedi.

Bunun üzerine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Namazını, (hayâta) vedâ eden bir kimsenin namazı gibi kıl! Özür dilemen gereken bir sözü söyleme! İnsanların elindekilerden ümidini kes!” buyurdular. (İbn-i Mâce, Zühd, 15; Ahmed bin Hanbel, Müsned, V, 412)

Bu bakımdan ölüme hazırlanma gayreti içinde bulunan bir mü’min olarak, ibâdet hayâtımızı olduğu gibi, muâmelâtımızı ve beşerî davranışlarımızı da Sünnet-i seniyyeden feyz alarak güzelleştirmek mecbûriyetindeyiz. Elinden dilinden ümmetin istifâde ettiği bir kul olmalı, kendimiz için istediğimiz bir şeyi mü’min kardeşimiz için de isteyebilme diğergâmlığına kavuşabilmeliyiz. Netîcede ise, Allâh ve Rasûlü’ne duyduğumuz muhabbet, gönlümüzden bütün mahlûkâtı kuşatacak derecede taşarak, onlara Hakk’ın nazarı ile bakabilmemize medâr olmalıdır.

Son nefese hazırlıkta mühim bir diğer husus da ihsân duygusunu kalbde sâbitleyebilmektir. Yâni Cenâb-ı Hak ile her an kalbî beraberliği sağlamak ve kendini dâimâ ilâhî müşâhede altında hissetmektir. Kulun en büyük saâdeti, Rabb’i ile berâber olabilmesidir. Lâkin kalbe bağlı olmayan ve nefsine mağlup bir akıl, bunu idrakten âcizdir. Yâni en büyük saâdetten gâfildir.

Yine bir mü’min, mütevekkil ve sabırlı olmalıdır. Hayâtın fırtınaları karşısında îtidâl ve muvâzenesini kaybetmemelidir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in başından geçen ağır imtihanları düşünmeli, altı evlâdından beşini hayâtında iken kaybetmesine rağmen hâlet-i rûhiyesinde en ufak bir sarsılma olmaksızın sergilediği o güzel “rızâ” hâlini hatırlamalı, amcası Hamza -radıyallâhu anh- ve çok sevdiği Mus’ab -radıyallâhu anh- şehid edildiğindeki sabır ve metânetini unutmamalıdır.

Bir hakîkat yolcusunun da bu fânî âlemde iptilâ ve musîbetleri sabırla, unutkanlığı zikirle, nankörlüğü şükürle, isyânı tâatle, cimriliği cömertlikle, hodgâmlığı diğergâmlıkla, şüpheyi yakînle, riyâyı ihlâs ve tevâzû ile, isyânı tevbe ile, gafleti tefekkür ile bertaraf ederek kalbî bir kıvâma ulaşması zarûrîdir.

Ayrıca, mübârek gün ve geceler ve bilhassa zikrullâh ile ihyâ edilen seher vakitleri, Hakk’a yaklaşmanın bu fânî âlemdeki nûrânî fırsat demleridir. Âhiretin saâdet güneşi, seherlerin alacakaranlığında gizlidir. Hayat ve ölümü âdeta mezcederek yaşamış olan bütün Hak dostları, Allâh’a muhabbet ve haşyet duyguları içinde seher karanlıklarında zikir ve tefekkürle Hak Teâlâ’nın rızâsını aramışlardır. Zîrâ Allâh âşıkları için zikir ve tefekkürden uzak geçen seherler, hicran saatleri olmuştur.

Diğer bir mühim husus da Allâh yolunda infaktır. Âyet-i kerîmede:

وَأَنفِقُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَلاَ تُلْقُواْ بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ

“Allâh yolunda infak edin. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın…” (el-Bakara, 195) buyrulmaktadır.

Müfessirler, bu âyet-i kerîmede ifâde edilen tehlikenin, “fakirlik korkusu veya dünya muhabbeti sebebiyle dînine hizmet etme ve Hakk’ın sesini yüceltme yolunda gayret, fedâkârlık ve infaktan uzak durmak” olduğunu ifâde etmişlerdir. Buna göre bir mü’min, her hâlükârda Allâh yolunda malıyla ve canıyla infak edebilme gayreti içinde olmalıdır. Zîrâ bu hayat gibi, uhdemizde bulunan dünyalıklar da birer emânettir. Bu emânetleri yerinde sarf etmek bir ebediyet kazancı olurken, cimrilik ve rahata düşkünlük sebebiyle bunları biriktirerek nefsine saklamak, âhiret hüsranlığına sebebiyet verir.

Bir mü’min, infak hususunda şu ibret levhasını hatırından çıkarmamalıdır:

Bir cenâzenin kabre konulmasından sonra kurtlar bedene ilişinceye kadar, hısım-akraba da tâziyelerini hemen hemen bitirmiş olurlar. Daha sonra mirasçılar mal bölme görüşmelerine başlarken, toprak da bedeni parçalayıp yok etmeye başlar. Her iki faâliyet de bir bakıma birlikte sürdürülür ve bitirilir. Bir yanda beden tüketilirken diğer bir yanda da servet dağıtılır. Bu hâli hayretle seyreden ruh, birçok yaptığına pişman olarak elini dizine vurmak ister; ama ortada ne el kalmıştır, ne de diz!.. Yalnız ameller müstesnâ… Dünyada sâhip olunan takvâ ve sâlih ameller, âhiret hayâtımızın en hayırlı sermayesi olacaktır.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:

“Kabir, (amellere göre) ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukurdur.” (Tirmizî, Kıyâmet, 26)

Velhâsıl, kıyâmete kadar sürecek olan kabir hayâtımız, dünyadaki vaziyetimize ve amellerimize göre şekillenecektir.

İşte ölümü bir hüsran olmaktan kurtarıp bir zafere dönüştürebilmek, onu mâtem değil de bir “Şeb-i Arûs” hâline getirmek, ölüme hazırlanıp ölmesini bilenlerin kârıdır. Bu istikâmette yaşanmış feyizli bir hayâtın ardından Rabb’ine kavuşan bahtiyarlardan, şanlı târihimize eşsiz bir hâtıra hediye etmiş örnek bir şahsiyet de Zâbit Muzaffer adlı Mehmetçiktir:

Çanakkale harbinde gösterdiği müstesnâ gayretlerle büyük faydalar sağlayan, sînesi îmân dolu bu genç, Çanakkale harbinden sonra da durmamış, vatan müdâfaası için bu kez doğu cephesine koşmuştu. Kanlı bir çarpışma esnâsında ağır bir şekilde yaralandı. Ardından gelecek nesle, ikinci ve ulvî bir hâtırâ daha bırakarak şehâdet şerbetini içti. Şöyle ki:

Ateş hattında çarpışan ve vazîfesi başında şehîd olan Zâbit Muzaffer Bey, son nefesinde artık sesinin çıkmadığı ve gözlerinin bir şey anlatamadığı dakîkada cebinden bir zarf çıkardı; sonra yerden bir çöp parçası alarak yarasından akan kanlara batırıp yazmağa başladı:

“–Asker! Kıble ne tarafta?!.”

Etrafındakiler, rûhunu, beytullâha yönelerek Allâh’a teslîm etmek isteyen Muzaffer Bey’i kıbleye çevirerek onun bu arzusunu yerine getirdiler. Yüzü vuslat neş’esiyle dolan zâbit, muazzez rûhunu şehîden Rabb’ine teslîm eyledi.

İşte bir kul, ömrü boyunca hangi meslek ve meşgûliyette olursa olsun, kıble istikâmetinden ayrılmamışsa, son deminde de Cenâb-ı Hak ona bir vesîle ile kıbleyi bulmayı nasîb ediyor. İş hayâtında, âile yuvasında, beşerî münâsebetlerinde, kulluk hayâtında kelime-i tevhîdin muhtevâsında bulunarak kıbleyi bulmuş olanlar, umûmiyetle son nefeslerinde de kıblenin huzurlu iklîmine dâhil olurlar. Tabiî kıbleden maksat, Kur’ân ve Sünnet istikâmetinde, kelime-i tevhîd muhtevâsında yaşanmış bir hayattır. Mühim olan, ömrümüzü ve şu fânî nefeslerimizi, “اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ” âyetinin sırrına nâiliyetle, yâni sırât-ı müstakîm üzere geçirebilmektir. Aksi takdirde, hangi kayalıkta parçalanacağı bile belli olmayan, rotasını kaybetmiş bir gemi gibi hüsran dolu bir âkıbete dûçâr olmak kuvvetle muhtemeldir. Cenâb-ı Hak cümlemizi muhâfaza buyursun.

Hayâtını âdeta ölümün koynunda yaşarcasına bir ömür sürerek “ölmeden evvel ölünüz” sırrına erenler, Allâh’ın dostu olan ârif kullardır. Böyle kulların, kıyâmette korku ve hüzünden sâlim olacakları, ilâhî bir vaaddir. Ardında ebedî âlemi gizleyen esrarlı bir perde olan ölüm, insanlık haysiyetini muhâfaza ederek yaşayan ve Allâh’ın lutfu ile son nefes hazırlığına muvaffak olabilen böyle kullar için büyük bir saâdettir. Asıl mârifet de, Allâh’ın lutfettiği bu can emânetini, son nefeste aynı sâfiyet ve selîm vasfı ile iâde edebilmektir. Şâirin dediği gibi:

O demde ki perdeler kalkar, perdeler iner;

Azrâil’e “hoş geldin” diyebilmekte hüner!..

N. Fâzıl Kısakürek

Hakîkaten, son nefes, buğusuz, pürüzsüz ve lekesiz bir ayna gibidir. Her insan bu aynada, güzellikleri ve çirkinlikleriyle bütün ömrünü net bir şekilde seyreder. O an, gözlere ve kulaklara hiçbir itiraz ve gaflet perdesi inmez. Bilâkis bütün perdeler kalkar ve her türlü îtiraf; aklı ve vicdanı pişmanlık iklîmine sokar. Dolayısıyla, hayâtımızı pişmanlıkla seyrettiğimiz ayna, son nefes olmasın! Bu ayna, Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i seniyye hâlinde henüz yaşarken hayâtımıza girsin. Zîrâ gerçek bahtiyarlar, ölümle tanışmadan önce kendisini tanıyabilenlerdir.

Rabb’imiz son nefesimizi, ebedî âlemdeki mükâfatlarımızı seyredeceğimiz bir pencere eylesin…

Âmîn!..