Ticâret Ahlâkı
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buğday satan bir adama rastladı. Satıcıya:
“–Nasıl satıyorsun?” diye sordu.
Adam da kendince anlattı. O esnâda Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e:
“–Elini onun (buğdayın) içine daldır!” diye vahy (işâret) edildi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de elini daldırdı ve buğdayın ıslak olduğunu gördü. Bunun üzerine:
“–İnsanların görmesi için ıslak olanı üst tarafına koysaydın ya! Aldatan bizden değildir.” (Müslim, Îmân, 164) buyurdu.
Hadîs-i şerîfte ifâde edildiği üzere İslâm iktisâdî sistemi, ticâretin temelini doğruluk ve dürüstlükle ferd ve cemiyete hizmet anlayışı üzerine kurmuştur.
Malın, üreticiden tüketiciye intikâli demek olan ve sermâye kadar gayreti de gerektiren, üstelik kâra olduğu kadar zarâra da dönüşme ihtimâli bulunan ticârî faâliyet, malın, fâidesini artırdığı cihetle helâl kılınmış, hattâ teşvîk edilmiştir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek lisânından, “Kazancın onda dokuzunun ticârette olduğu…”26 husûsunun ifâde edilmesi düşünülürse, bu teşvîkin derecesi daha kolay anlaşılabilir. Diğer taraftan İslâm inancının dayandığı beş temel amelî esâsın hac ve zekât gibi en ehemmiyetli iki tanesi, zengin olan mü’minlere mahsustur ki, bunlar da aynı zamanda meşrû yoldan zengin olmanın teşviki mâhiyetindedir. Hadîs-i şerîfte ifâde buyrulan:
“Veren el, alan elden üstündür.” (Buhârî, Zekât, 18) şeklinde verici olmaya yönlendiren hüküm de, bu istikâmette değerlendirilebilir.
Bununla beraber mal ve serveti elde etmenin en önemli vâsıtası olan ticârette:
“Her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin fitnesi maldır.” (İbn-i Hanbel, IV, 160) hadîs-i şerîfi akıldan çıkarılmamalıdır.
Zîrâ ticâretteki para kazanma ihtirâsı, nefsin zebûnu olduğu korkunç handikaplardan biridir. Muhteris kimse, bir testiye benzer; karnı dolsa da ağzı kapanmaz. Hâlbuki bir testiye deryâlar boşaltmaya kalksan, istiâbından fazla ne alabilir? Yine muhteris, bir ocak, soba veya mangal gibidir ki, ona odun ve kömür gibi yakacaklar yığıldıkça, işbâ hâline gelip sönmez; bilâkis alev ve harâreti artar. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, muhteris insanın hâlini şöyle ifâde buyurur:
“Âdemoğlunun iki dere dolusu malı olsa bir üçüncüsünü ister. Ademoğlunun içini (karnını) topraktan başka bir şey dolduramaz.” (Buhârî, Rikâk, 10; Müslim, Zekât, 116)
Bu düşkünlüğü dolayısıyla insanoğlunun ticârette yaptığı hîle ve düzenbazlıkların haddi hesabı yoktur. Bu yüzden nice kavimler batmıştır. Yine de bu dünya akıllanmayan nice gaflet yolcularıyla doludur. Sınırsız zenginlikleri dolayısıyla infak, zekat ve muhtelif hayr u hasenât ile fakir, garip, kimsesiz, dul, yetim ve muhtaçları gözetecekleri yerde onların haklarını bir vampir iştahıyla gasbedenler, tarih boyu hiç eksik olmamıştır…
Dîn, rûha bir yük durumundaki bedene saâdet ve rahatlık getirmek dâvâsında değildir. Bilâkis rûhu, insanın bedenî ve nefsânî yönüne hâkim kılmak dâvâsındadır. Ticâret, bir merhaleden sonra nefslerimize ve hırslarımıza gem vurmak olmalı ki, haddi aşıp dünya ve âhiret bedbahtı olmayalım… Tüccarı vurguncu, kontrol organları hırsız ve rüşvetçilerle dolu bir cemiyet bünyesinde huzur aramak boş bir hayal olur…
Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de kıyâmete kadar gelecek ümmetlere ibret olması için Şuayb -aleyhisselâm-’ın kavmi olan Medyen ve Eyke halklarının helâkinin, ticâret ahlâklarının son derece bozulmuş olması sebebiyle gerçekleştiğini bildirmektedir. Onun için ticârette sahtekârlık yapılıp haram yenmesi, zayıfların ezilmesi, bir kavmin helâkine sebeb olacak kadar ağır bir cürümdür. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:
“Altın ve gümüş paranın, kibir ve gurur taşıyan elbisenin kulu olan helâk olsun!.. Çıkar düşkünü (muhteris) kişiye (dilediği) verilirse memnun olur, verilmez ise râzı olmaz (ilâhî taksim ve takdîre isyan eder).” (Buhârî, Rikak,10; İbn-i Mâce, Zühd,
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, bir kimse methedildiği zaman, methedene, üç şeyi, yâni:
“–Sen onunla hiç komşuluk, yolculuk veya ticâret yaptın mı?” diye sordu.
Muhâtabı üçünü de yapmadığını söyleyince:
“–Zannedersem sen onun câmîde Kur’ân okurken başını salladığını gördün!” dedi.
Adamın da:
“–Evet, yâ Ömer! Benim gördüğüm öyle idi.” ifâdesi üzerine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“–O zaman medihte bulunma! Zîrâ ihlâs, kulun boynunda değildir.” buyurdu.
Burada Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın verdiği ölçü, zâhire aldanmamak, kişinin fiiline ve beşerî münâsebetlerine göre kanâat sâhibi olmak îcâb ettiğidir. Menfaatinden imtihan verip geçer not almamış olanın tezkiyesinin tehlikesine işârettir.
Görüldüğü gibi ticâret, ferdin iç dünyasını dışa yansıtır. Yâni ferdin iç âlemi nasılsa ticâreti de öyledir.
İslâm’a göre; alıcı ve satıcı, bir mal alırken onu kasten yermemeli, satarken de değerinden üstün gösterecek ifâdeler kullanmamalıdır. Muhâtabın zaafından istifâde ederek fiyatlarda teâmülün (fiyat standardının) üzerine çıkmamalıdır. Gabn-i fâhiş’e (kandırmaya) girmemeli, karaborsa, fâizcilik, tartı ve ölçüde hîle yapmamalı, yemîn etmekten kaçınmalı, toplumun zararına olan haram malları alıp satmamalıdır.
Ticâretin kâidelerini Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ne güzel koymuştur:
“Ey tâcirler topluluğu! Şüphesiz şeytan ve günah, alışverişe karışır. (Vâkî olan yemin, lüzumsuz sözler vs. için kefâret olmak üzere) ticâretinizi sadaka ile karıştırınız (temizleyiniz)!
Tüccârlar kıyâmet günü fâcirler (günahkârlar) olarak diriltileceklerdir. Ancak Allâh’a karşı takvâ sâhibi olanlarla, iyilik, dürüstlük ve doğrulukta bulunanlar müstesnâ…” (Tirmizî, Büyû, 4)
“Satış esnâsında yemin, mala revaç verirse de paranın bereketini giderir.” (Buhârî, Büyû’, 26)
Malının değerini bilmeyen bir satıcıya malının değerini bildirmek îcâb eder. Onun bilgisizlik, tecrübesizlik ve saflığından istifâdeye kalkışmak, gabindir (kandırmadır). Gönlünde Allâh korkusu ve O’nun rızâsını kazanma gâyesi olanlar, bu hususta son derecede titiz ve hassas olurlar. İmâm-ı Âzam Hazretleri, kendisine satın alması için ipekli bir elbiselik getiren kadına malının fiyatını sormuştu. Kadın:
“–Yüz dirhemdir, yâ İmâm!” deyince itiraz etti:
“–Hayır, bu daha fazla eder…” buyurdu.
Kadın şaşkınlıkla yüz dirhem artırdı. İmâm-ı Âzam yine kabul etmedi. Kadın yüz dirhem daha artırdı, sonra yüz dirhem daha… İmâm-ı Âzam:
“–Hayır, bu dörtyüz dirhemden de fazla eder.” deyince kadıncağız:
“–Yâ İmâm! Siz benimle alay mı ediyorsunuz?” demekten kendini alamadı.
Bunun üzerine İmâm, kadının, malın gerçek fiyatını öğrenmesi için işten anlayan birini çağırttı. Gelen kişi, elbiseliğin fiyatını beş yüz dirhem olarak belirledi ve İmâm-ı Âzam onu bu fiyattan satın aldı.
Zîrâ o biliyordu ki, doğruluktan ayrılmak, malların ayıp ve kusurlarını saklamak, bilhassa ölçü ve tartıya dikkat etmemek, insanı çok hazin neticelere dûçâr eder.
Osmanlı toplumu da bu ahlâk içinde yoğrulmuş ve böylece cemiyet huzur ve saâdetini ehl-i küfrü dahî hayran bırakacak bir derecede temin etmiştir. Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra iki papazın Osmanlı esnafını tedkik için dolaşırken yaşadıkları şu hâdise, bu hâli ne güzel aksettirir. Papazlar, sabahın erken saatinde bir bakkala giderek bir şeyler almak istediler. Bakkal onlara:
“–Ben siftah yaptım. Siftah yapmayan komşumdan alın!” dedi.
Bunun üzerine diğer bakkala gittiler. O da aynı şekilde:
“–Ben siftah yaptım. Siftah yapmayan komşumdan alın!” dedi.
Böylece papazlar diğer dükkana gittiler. Aldıkları cevap hep aynı oldu. Nihayet ilk bakkaldan alışveriş yaptılar.
Ecdâdımız işte insanı böylesine diğergâm ve fedâkâr kılan bir ahlâk zemininde yetişmişlerdi. İslâm ahlâkından ibâret olan bu zeminde hep birbirini düşünmek vardır. Hele hîlekârlık, bir müslüman için çok ağır bir cürümdür. Bir müslüman yalan söyleyemez, aldatamaz. Aldanmak ise, bir ahmaklık alâmetidir. O da bir müslümana yakışmaz. İnsanlığa rehber olarak gönderilen peygamberler “sıdk” yâni doğruluk ve “fetânet” yâni akıllılık ile muttasıftırlar. Onların izinden giden bir müslüman da, akıllı ve uyanık olmaya mecburdur. Cenâb-ı Hak, aldatanlara aldanmamak husûsunda biz kullarını şöyle îkaz buyurur:
“Allâh’ın geçiminize dayanak olarak hayâtın esası kıldığı mallarınızı aklı ermezlere vermeyin…” (en-Nisâ, 5)
Aldatanlara gelince, onlar da şu hadîs-i şerîfteki tehdîde muhâtaptırlar. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:
“Üç kişi vardır ki, kıyâmet günü Allâh onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap da vardır.” ifâdelerini üç defa tekrarladığını işiten Ebû Zer -radıyallâhu anh-:
“–Adları batsın, umduklarına ermesinler ve hüsrâna uğrasınlar, kimlerdir onlar yâ Rasûlallâh?!” diye sordu.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Elbisesini (kibir ve gururundan dolayı kurula kurula) sürüyen, verdiğini başa kakan ve yalan yeminle malını pazarlayan!” buyurdu. (Müslim, Îmân, 171)
Diğer taraftan İslâm iktisad nizâmında iddihâr, yâni karaborsacılık yapmak için malı depolayıp pahalanmasını beklemek de mezmûmdur. Toplumun maddî istismârıdır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, iddihâr yapanlara bedduâ eder. Hadîs-i şerîfte buyrulur:
“Malını satışa arz eden cesur tüccar merzuk (rızıklandırılmış), muhtekir (yâni daha yüksek fiyattan satmak için mal istifleyip saklayan) tüccar ise mel’undur.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 6)
İslâm, ticâret ile ilgili kâidelerini, asıl onun kazanılma ve sarf edilme faâliyetlerinde gösterir:
Kur’ân-ı Kerîm, iki tarafın kalb hoşnutluğu ile cereyan etmesi gereken ticârî faâliyetin dışındaki muâmeleleri haram saymakta ve:
“Mallarınızı aranızda bâtıl yoluyla yemeyin!..” buyurmaktadır.
Âyet-i kerîme şöyledir:
“Ey îmân edenler! Karşılıklı rızâya dayanan ticâret olması hâli müstesnâ, mallarınızı, bâtıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp vererek) yemeyin! Ve nefslerinizi (kendinizi) öldürmeyin! Allâh size karşı pek merhametlidir.” (en-Nisâ, 29)
“Nefslerinizi öldürmeyiniz!” ifâdesi, mühim ve ince bir mânâ ihtivâ eder. Burada, rûhî hayâtı mahvedip cehennem ehli olmaktan sakındıran bir îkaz vardır. Diğer taraftan kavga ve cinâyetlerin bir kısmının da, haksız yere mal yeme ve kazanma ihtirâsına dayandığı hakîkatine dikkat çekilmektedir. Bu tehlikelerden korunmak ise, İslâm’ın tâyin ettiği ticâret kâideleri içinde kalmakla olur. Bilhassa fâizden kaçınmak, bu hususta en önemli meseledir.
Fâiz, risk ve gayret dâhil olmadığı için sermayenin kullanılışındaki bir istismâr tezâhürüdür. Sadece zenginin daha çok güçlenmesine, muhtâcın da daha çok ezilmesine sebep olur. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in fâiz hakkında çok korkutucu hadîs-i şerîfleri vardır. Vedâ Hutbesi’nde Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Fâizin her çeşidi ayaklarımın altındadır!” buyurarak, her türlü fâizi haram kılmıştır.
Âyet-i kerîmelerde, bu husustaki ilâhî tehdîd şöyle ifâde edilmektedir:
“Fâiz yiyenler, (kabirlerinden) şeytan çarpmış (kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı) gibi kalkarlar. Bu hâl, onların: «Alım-satım, tıpkı fâiz gibidir!» demeleri yüzündendir. Hâlbuki Allâh, alım-satımı helâl, fâizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabb’inden bir öğüt gelir de fâizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve artık onun işi Allâh’a kalmıştır. Kim tekrar fâize dönerse, işte onlar cehennemliktir, orada devamlı kalırlar.
(Fâizi haram kılan) Allâh, fâiz (karışan mal)’ı tüketir (onun bereketini giderir), sadakaları (verilmiş malları) ise bereketlendirir. (Onlar vesîlesiyle müstakbel belâyı def eder.) Allâh, küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez!” (el-Bakara, 275-276)
Bilhassa fâiz sebebiyle kahr-ı ilâhînin tecellî edeceğini bildiren şu âyetteki tehdîd ne dehşetlidir:
“Ey îmân edenler! Allâh’tan korkun! Eğer gerçekten inanıyorsanız, mevcûd fâiz alacaklarınızı terkedin! Şâyet (fâiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allâh ve Rasûlü tarafından (fâizcilere karşı) açılan harpten haberiniz olsun! Eğer tevbe edip vazgeçerseniz, sermayeniz sizindir; ne haksızlık etmiş, ne de haksızlığa uğramış olursunuz.” (el-Bakara, 278-279)
Kim kâinâtın Hâlık’ı ve kâinâtın kendisi şerefine yaratılmış olan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile harb eder de gâlip çıkabilir?
Eğer bir mü’min fâizle iştigâl ederse, ya malını kaybeder veya îmânı zaafa uğrar. Fâsıkın ise, böyle yanlış yollara gittiğinde müstehak olduğu cezâya daha da istihkak kesbetsin diye malı ziyâdeleşir. Yâni o yol ona bu dünyada kârlı kılınır. Çünkü Cenâb-ı Hak, ihmâl etmez, imhâl eder (mühlet verir). Böyleleri, mâruz kalacakları cezâ ânına kadar bir mühlete nâil kılınmış olurlar. Âyetteki ilâhî tehdîde çok dikkat etmek îcâb eder. Aksi hâlde durum çok vahimdir. Câbir -radıyallâhu anh- diyor ki:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- fâiz yiyene, yedirene, kâtibine ve şâhitlerine lânet etti ve:
«Onlar müsâvîdirler…» buyurdu.” (Müslim, Müsâkât, 106)
Ebû Hanîfe’nin hâli ne güzeldir. O büyük İmâm, fâize benzer bir durum olmasın diye alacaklısının ağacının gölgesinden dahî istifâde etmemiştir.
Fâiz yasağının elbette birçok sebep ve hikmetleri vardır. Bunların başında işsizliği artırması, sun’î fiyat artışına yol açması, yardımlaşma, dayanışma, sevgi, merhamet ve şefkat gibi insânî ve ahlâkî meziyetleri zayıflatması, bencilliği körükleyip para ve nüfuz kazanma hırsını kamçılaması gibi hususlar gelir.
Bu sebepler muvâcehesinde fâizi yasaklayan İslâm, buna mukâbil karz-ı hasen denilen, “imkân nisbetinde Allâh için borç vermeyi” teşvik etmiş ve darda olan bir kimseye verilen borcu, sadakadan daha fazîletli saymıştır.
Bütün bu ahvâle rağmen namuslu iş yapan, doğru, dürüst ve güvenilir esnaf ve tüccar, sayı bakımından her zaman azınlıkta kalmaktadır. Belki de bunun için Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, dürüst tâcirlere büyük mükâfat bildirmiştir. Hadîs-i şerîfte buyrulur:
“Doğru sözlü, dürüst, güvenilir bir müslüman tâcir, kıyâmet günü nebîler, sıddîklar ve şehîdlerle beraberdir.” (Tirmizî, Büyû, 4; İbn-i Mâce, Ticârât, 1)
Ebû Hanîfe Hazretleri, ticâretle geçinen hayli servet sahibi zengin bir kimse idi. Ancak ilimle meşgul olduğundan, ticârî işlerini vekili vâsıtasıyla yürütür, kendisi de yapılan ticâretin helâl dâiresi içinde olup olmadığını kontrol ederdi. Bu hususta o derece hassastı ki, bir defasında ortağı Hafs bin Abdurrahmân’ı kumaş satmaya göndermiş ve ona:
“–Ey Hafs! Malda şu şu özürler var. Onun için bunu müşteriye söyle ve şu kadar ucuza sat!” demişti.
Hafs da, malı İmâm’ın belirttiği fiyata satmış, ancak ondaki özrü müşteriye söylemeyi unutmuştu. Durumu öğrenen Ebû Hanîfe Hazretleri, Hafs’a:
“–Kumaşı alan müşteriyi tanıyor musun?” diye sordu.
Hafs’ın, müşteriyi tanımadığını belirtmesi üzerine İmâm, malın tamamını sadaka olarak dağıttı. Zîrâ o, her hâliyle Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, Hazret-i Amr’a buyurduğu:
“Ey Amr, sâlih kişi için sâlih mal ne güzeldir!” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 197, 202) hakîkatini yaşamakta ve helâl ile haram hususunda takvâ ölçüleriyle hareket etmekteydi. Çünkü helâl ve harama dikkat, bizlere emânet edilen malın temizliği ve âhirette hesâbının verilebilmesi açısından çok mühim bir mecbûriyettir.
Helâl lokma için ticârete haram karıştırmama hususunun ehemmiyet ve bereketini, merhum pederim Mûsâ Efendi şu hâdise ile anlatırdı:
“Müslüman olmuş Ermeni bir komşumuz vardı. Birgün kendisine hidâyete eriş sebebini sorduğumda şunları söyledi:
“–Acıbadem’de tarla komşum Rebî Molla’nın ticâretteki güzel ahlâkı vesîlesiyle müslüman oldum. Molla Rebî, süt satarak geçimini temin eden bir zâttı. Bir akşam vakti bize geldi ve:
“–Buyrun, bu süt sizin!” dedi.
Şaşırdım:
“–Nasıl olur? Ben sizden süt istemedim ki!” dedim.
O hassas ve zarif insan:
“–Ben farkında olmadan hayvanlarımdan birinin sizin bahçeye girip otladığını gördüm. Onun için bu süt sizindir. Ayrıca o hayvanın tahavvülat devresi (yediği otların vücudundan tamamen izâlesi) bitene kadar sütünü size getireceğim…” dedi.
Ben:
“–Lâfı mı olur komşu? Yediği ot değil mi? Helâl olsun!..” dediysem de Molla Rebî:
“–Yok yok öyle olmaz! Onun sütü sizin hakkınız!..” deyip hayvanın tahavvülât devresi bitene kadar sütünü bize getirdi.
İşte o mübârek insanın bu davranışı beni ziyâdesiyle etkiledi. Neticede gözümdeki gaflet perdelerini kaldırdı ve hidâyet güneşi içime doğdu. Kendi kendime:
“–Böyle yüce ahlâklı bir insanın dîni, muhakkak ki en yüce bir dîndir. Böylesine zarîf, hak-şinâs, mükemmel ve tertemiz insanlar yetiştiren dînin doğruluğundan şüphe edilemez!” dedim ve kelime-i şehâdet getirip müslüman oldum.»”
Bu güzelliklerin yanında hadîs-i şerîfte buyrulan:
“İnsanlara öyle bir zaman gelir ki, kişi malı helâlden mi, haramdan mı kazandığına hiç aldırmaz.” (Buhârî, Büyû, 7, 23) şeklindeki gafletlerin de yaşanması, ne kadar hazin durumlardır.
Oysa dînin koyduğu kâidelerin ihlâlinden doğan cezâlar, ferdî olduğu ve çoğu âhirete âit bulunduğu hâlde, haram mal edinmekten doğan belâ, onun kazanılmasında bir dahli olmayan gelecek nesillere de şâmildir. Üstelik insanlardan bunun acısı, sırf âhirete kalmayıp bu dünyada da mutlaka çıkar. Halk, bu nükteyi sezerek onu; “Dedesi koruk yemiş, torununun dişi kamaşmış!” şeklinde darb-ı mesel hâline getirmiştir. Haram servetten mîras alanların ekseriyâ doğru yolda yürüyemediği bir gerçektir. Çünkü parada bir sır vardır; o, geldiği yoldan gider. Geldiği yol haram olan bir mal, mîrasçısını arkasına takarak kötü yollara sürükler. Böyle bir mal yılana benzer. Yılan nasıl çıktığı delikten girerse, malın sarf mahalli de kazancın vasfına bağlıdır.
Îmân ve takvâ istikâmetinde kullanılmayan bir malın fıska ve küfre müncer olacağı âyet-i kerîmede Mûsâ -aleyhisselâm-’ın dilinden ne güzel ifâde buyrulur:
“Mûsâ: «Rabb’imiz! Doğrusu Sen, Firavun’a ve erkânına dünya hayâtında ziynetler ve mallar verdin. Rabb’imiz! Sen’in yolundan şaşırmaları için mi? Rabb’imiz! Mallarını yok et, kalblerini sık; çünkü onlar can yakıcı azâbı görmedikçe inanmazlar…» dedi.” (Yûnus, 88)
Ne gariptir ki, kimileri, dürüst ticâret yapınca kazancın hâsıl olamayacağı yönünde temâyüller göstermektedir. Bunlar, bir gaflet lâkırdısı, hakîkat körlüğü ve ilâhî taksimat programını inkârdır. Bu hatâya düşenlere göre malını defalarca Allâh ve Rasûlü yolunda bezlederek servetini sıfırlayan ve hiçbir zaman dürüst ticâretten ayrılmayan Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın ashâbın en fakirleri arasında yer alması gerekirdi. Ancak târihen de sâbittir ki, o devamlı sahâbenin en zenginlerinden olmuştur. Kaç defa Allâh ve Rasûlü için her şeyini infak etmesine rağmen nice ilâhî bereketlere nâiliyetle tekrar servet ve mal sahibi olmuştur.
Bu itibarla bizler, malı meşrû yollardan kazanmakla mükellefiz ve meşrû yerlere sarfetmeye de mecbûruz. Ârif bir tüccâr, dünya ticâretini devâm ettirirken daha büyük olan âhiret kazancını ihmâl etmeyecek, ebedî saâdeti düşünüp ilâhî düsturlara riâyetten ayrılmayacaktır. Aşağıdaki âyet-i kerîme, böylelerinin kalbî hayâtını ne güzel aksettirir:
رِجَالٌ لَّا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَن ذِكْرِ اللَّهِ وَإِقَامِ الصَّلَاةِ وَإِيتَاء الزَّكَاةِ يَخَافُونَ يَوْمًا تَتَقَلَّبُ فِيهِ الْقُلُوبُ وَالْأَبْصَارُ
“(Öyle hakîkî er kişiler vardır ki) onlar, ne ticâret ne de alışverişin, kendilerini Allâh’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı kimselerdir. Onlar, kalblerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” (en-Nûr, 37)
Bu şekilde ticâret ehli olanlar, bir başka âyet-i kerîmede buyrulan “ticâreten len-tebûr” (aslâ zarara uğramayan bir kazanç) sırrını yaşayanlar, yâni gerçek ticâretten nasîb alanlardır. Nitekim gerçek ticâreti, Allâh Teâlâ şöyle ifâde buyurur:
“Allâh’ın kitâbını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allâh için) gizli ve âşikâr sarfedenler, ticâraten len-tebûr (aslâ zarara uğramayacak bir kazanç) umabilirler. Çünkü Allâh, onların mükâfatlarını tam öder ve lutfundan onlara fazlasını verir. Şüphesiz O, çok bağışlayan, şükrün karşılığını bol bol verendir.” (Fâtır, 29-30)
Cenâb-ı Hak, bizleri bu âyet-i kerîmelerin sırrı içinde yaşatsın! Gönül gözü ile ilâhî kitabı okuyabilmeyi, mîrâca yükseltecek bir huşû ile kendisine secde edebilmeyi, helâlinden kazanıp isrâf etmeden harcamayı ve verdiği nîmetleri, yolunda infak etmeyi nasîb buyursun!
Yâ Rabbî! Ticâret ehli kardeşlerimizi; elinden, dilinden mü’minlerin selâmette olduğu ve istifâde ettiği, vatan ve milletimiz için hayırlı kimseler eyle!.. Her iki cihanda da rahmet ve berekete vesîle olacak amel-i sâlihlere müyesser kıl!
Âmîn!..
